Anadolu'da Türk - İslam Mührü / Ramazan ÖZEY

Anadolu'da Türk İslam Mührü

Anadolu, Ön Asya'nın bir parçası olarak Türkiye'nin Asya kıtasında bulunan toprağını oluşturan ve üç tarafı denizlerle çevrili olan bir yarımadadır. Yüzölçümü 647.500 km2 yi bulur. Yarımadanın kuzeyinde Karadeniz, batısında Marmara ve Adalar (Ege) denizleri,  güneyinde ise Akdeniz yer almaktadır. Bugün için doğusunda Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, İran, güney ve güneydoğusunda ise Irak ve Suriye ile kara sınırları vardır. Anadolu’ya “Ön Asya”  “Küçük Asya” da denilir.

Anadolu, yaklaşık bin yıldır, Müslüman Türk hâkimiyeti altında bulunmaktadır ve bugün yarımadanın tamamı Türkiye sınırları içinde bulunmaktadır. Bu nedenle bu yarımadanın gerçek adı kesinkes “Anadolu”dur. Bin yıl öncesine gidip, bin yıldır “Anadolu” olan yarımadanın adını “Anatolia” demek bilim adına tam anlamıyla cehalet olur. Ve bu çabalar, “öküz altında buzağı aramaya” benzer.

“Anadolu” kelimesinin anlamı nedir? Bu kelime nereden gelmiştir? Bu soruların cevabı, yarımadanın Türkleştiği bin yıl öncesi yıllarda yaşanan bir hikâyede yatmaktadır. Hikâye şöyledir:

Türkler, Malazgirt zaferinden sonra, yarımadanın içlerine doğru yerleşmeye başladılar. Türk orduları Bizans içlerine kadar ilerlediler ve yeni topraklar fethettiler. Yarımada üzerinde fetihler devam ederken, Türk orduları, Ankara Kızılcahamam yakınlarında kondular. Mevsim yaz olduğundan hava çok sıcaktı. Konulan yer bozkır olduğundan otlar kurumuştu ve ilkbaharda gürül gürül akan kaynaklardan fışkıran sular tamamen kesilmişti. Aradılarsa da çevrede içebilecek bir damla su bulamadılar. Asker çok susuz kalmıştı. Çevrede ne bir kaynak, ne de bir dere vardı. Olanları da kurumuş çakılla kumla doluydu. Yaz sıcağında kuruyup gitmişti. Askerler, atlarını çalı ve meşe gölgelerine çekip bozkırda su aramaya başladılar. Ancak nafile. Çevrede bir damla bile su yoktu. İşte tam bu sırada, yüksekçe bir tepenin ardından, omzunda bakracıyla yaşlı bir kadın belirdi. Ordunun konakladığı yere kadar geldi. Orada oluğundan su akmayan kuru bir pınar vardı. Yaşlı kadın bu pınarın başına geldi. Omzundaki ayran dolu bakracı kuru oluğa dökmeye başladı. Askerler, ayranı oluktan kana kana içtiler. Bu arada yanlarındaki su kaplarını da ayranla doldurmaya başladılar. Oluk, gür bir pınar gibi ayran akıtıyor, küçücük bakraçtaki ayran bitmek nedir bilmiyordu. Kadın, susamış her askere, "Doldur oğlum, doldurun aslanlarım, hepinize yeter ayranım, doldurun!" dedikçe askerler, "Dolu ana! Ana dolu!" diyorlardı. İşte bu olaydan sonra Türkler, Bizans ya da Rum ülkesi diye anılan bu topraklara, “Anadolu” demeye başladılar. Bu hikâyeye, ister masal deyin, isterseniz efsane deyin. Ama gerçek olan şu ki, yarımadanın adı bin yıldır “Anadolu” olmuştur ve bundan sonra da “Anadolu” olarak kalacaktır.

Türklerin İslamiyet’i Kabul Etmeleri

Türkler'in İslâmiyet ile tanışmaları, Halife Hz. Ömer radıyallahu anh döneminden başlar.Daha sonraki yıllarda Türkler’in büyük topluluklar halinde Müslüman oldukları görülür. Türklerin İslamiyet ile tanışmalarına ve gruplar halinde Müslüman olmalarına, 751 yılında yapılan Talas Savaşı vesile olmuştur. Talas Savaşı, 751 yılında bugünkü Kırgızistan sınırları yakınlarında Araplarla Çinliler arasında yapılmıştır. İkinci Göktürk Devletinin yıkılmasının ardından doğuya ilerleyen Çin ordusu ile Ebu Müslim’ingönderdiği Müslüman Arap orduları arasındaki savaşı, Karluk Türklerinin yardımı ile Araplar kazanmıştır. Bu yenilgi ile Çin ordusu geri çekilirken bölgenin hâkimiyeti Müslüman Araplara geçmiştir. Bu savaş sonrasında bölgenin Arap Abbasi Devletine geçmesi ile Türklerin İslamiyet’i kabul etme süreci hızlanmıştır. Karluk, Yağma ve Çiğil boyları İslamiyet’i kabul etmiş ve Türk boyları gruplar halinde İslamiyet’e girmeye başlamışlardır. Sekizinci asırda Müslümanlarla tanışıp, içlerinden kısmen bu dini kabul edenlerin bulunduğu Türklerin onuncu asırda topluca İslâmiyet'i kabulü, netice itibariyle tarihteki birçok hâdiseye yön vermesi bakımından pek önemlidir.

Devlet olarak ilk Müslüman olan Türk Devleti, Karahanlılar'dır. Karahanlılar, 840-1212 tarihleri arasında, Türkistan ve Maveraünnehir'de hâkimiyet kuran ilk Müslüman Türk devletidir. Karahanlılar, Karluk, Çiğil, Yağma ve diğer Türk boylarından meydana gelmiştir. “Kara” kelimesi, Türkçe'de, kuzey yönünü işaret etmesinin yanında, büyüklük ve yükseklik de ifade etmektedir. Bu nedenle Karahanlı Türk Devleti, Kuzey Türk Devleti ya da Büyük Türk Devleti anlamlarını taşımaktadır.

Karahanlılar Devleti, 840 senesinde Uygur Devleti'nin, Kırgızlar tarafından yıkılmasıyla, Orta Asya bozkırlarında, Bilge Kül Kadır Han tarafından kurulmuştur. Kadır Han, Mâveraünnehir'i almak isteyen Samanîler Devleti ile mücadele etmiştir. Kadır Han'dan sonra, iki oğlundan Bazır Arslan Han, Balasagun'da Büyük Kağan olarak, kardeşi Oğulçak Kadır Han ise, Ortak Kağan olarak Taraz'da devleti idare etmişlerdir. Oğulçak Kadır Han, Samanî hükümdarı İsmail bin Ahmed ile devamlı olarak mücadele etmiştir. Samanîler, 883 yılında Taraz'da devleti ele geçirince, Oğulçak, Kaşgar'ı merkez yapıp, Samanî hâkimiyetindeki bölgelere akınlara başlamıştır. Bu akınlar sırasında Oğulçak Kadır Han'ın yeğeni Satuk, Karahanlılar'a sığınan, Ebu Nasır adlı Samanî şehzadesi ve Müslüman din adamları ile tanışarak İslâm dinîni kabul etmiştir

Müslüman olunca Abdülkerim adını alan Satuk Buğra Han, doğudaki amcasına karşı mücadelesinde, Müslüman gönüllülerden yardım almıştır. Abdülkerim Satuk Buğra Han, 995 yılında vefat edince, yerine oğlu Musa başa geçmiştir. Musa Han’ın kısa süren saltanatından sonra yerine kardeşi Baytaş Arslan Han geçmiştir.  Baytaş Arslan Han, doğu kağanı Arslan Han'ı mağlup ederek, sülalenin bu kolunu ortadan kaldırmış ve bütün Karahanlıları birleştirmiştir. Baytaş Arslan Han, Karahanlı ülkesinde İslâmiyet'in yayılması faaliyetlerini tamamlayınca, komşu Türk boylarını İslâm'a daveti, kendisine en büyük amaç edinmiştir.

Bugün Orta Asya Türk Dünyası'nda, İslâmiyet’in ilk dönemlerinin izlerini görmek mümkündür. Özbekistan'ın Semerkant şehrinde, Peygamberimizin yeğeni, yani Hz. Abbas radıyallahu anh’ın küçük oğlu Hz. Kusem radıyallahu anh’ın türbesi bulunmaktadır. Türk Dünyası İslâmiyet’le tanıştıktan sonra, Türkler; İslâm'ın bayrağını çok geniş topraklar üzerinde dalgalandırmak için asırlar boyu at sırtından inmemişlerdir. İslâm, Ahmet Yesevi'nin yürüyüşüyle Orta Asya’yı baştanbaşa dolaşmış, Hz. Mevlana ile Horasan'dan Anadolu'ya taşınmış ve Yunus Emre ile tüm Anadolu'yu sarmıştır.

Müslüman Arapların Anadolu’ya Gelişleri

Anadolu’nun İslamiyet ile tanışması, İkinci Halife Hz. Ömer zamanında olmuştur. Hz. Ömer’in komutanlarından İyad bin Ganem komutasındaki İslam orduları, fetih için Anadolu’nun güneydoğusundan giriş yapmışlar ve 639 tarihinde Urfa’yı fethetmişlerdir. Bölge ve şehirde oturan halk bu tarihte İslamiyet’i kabul etmiştir. Yedinci yüzyıl ortalarına doğru Urfa ve çevresinin kültürel yapısı değişmiş ve bölge “Müslüman Yurdu” haline gelmiştir.

Güneydoğu Anadolu, Emeviler (661-750)   daha sonraları Abbasiler (750-990), dönemlerinde âdeta altın çağlarını yaşamıştır. Özellikle Abbasi hükümdarı Halife Harun-el Reşid döneminde, Avrupa’da Ortaçağın karanlık dünyası yaşanırken, Diyarbekir, Harput, Mardin, Harran ve Urfa’da ilimde sanatta ve ticarette çok ileriye gitmişlerdir. Arapların hâkimiyeti ile bölgede, din olarak İslamiyet, dil olarak da Arapça hâkim olmuştur.

Müslüman Türklerin Anadolu’ya Gelişleri

Anadolu’nun bir Türk yurdu olmasında etkili olan göçler XI. yüzyıldan itibaren başlamıştır. Büyük Selçuklu Devleti’nin kurulmasından önce Çağrı Bey, 1018 yılında Doğu Anadolu’ya bir keşif akını yapmıştır. Fakat Bizans mukavemetini kırmaya çalışarak Anadolu’ya yerleşme faaliyeti, Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşundan itibaren (1040) hemen sonra başladı. Tuğrul Bey, doğudan gelip yurt bulmak ve sürülerini beslemek zorunda olan Türkmen boylarını Anadolu’ya sevk etmeye çalışıyor, böylece onlara yeni topraklar gösteriyor, ayrıca kendi ülkesi ile Bizans arasında tampon bir bölge oluşturmaya uğraşıyordu. Anadolu'nun Türkleşmesinde Malazgirt Zaferi âdeta bir dönüm noktasıdır. 26 Ağustos 1071 tarihinde  Selçuklu Sultanı Alparslan’ın Bizans imparatoru Romanos Diogens‘e (Romen Diyojen’e) karşı kazandığı Malazgirt zaferi ile Anadolu kapıları ebediyen Türklere açılmıştır. Malazgirt zaferinden sonra gelişen siyasî, askerî ve sosyal olaylar sonucunda Anadolu hem yoğun bir nüfus göçüne sahne olmuş; hem de yapılan fetihlerle kısa sürede “Türk Yurdu” haline gelmiştir. Malazgirt zaferinden sonra, Anadolu'ya gelip yerleşen Uç-Türkmen Beyleri, Bizans'a ait topraklarda sürekli olarak genişleme siyaseti gütmüşlerdir. Türklerin İslam dinini kabul ettikten sonra Anadolu’ya gelişleri daha anlamlı ve daha kalıcı olmuştur. İslamiyet’ten önce gerçekleşen gelişlerin, bugün için pek fazla etkileri görülmemektedir. Anadolu’nun Türkleşmesinde dönüm noktasını “Fetih ve Gazâ Ruhu” oluşturmuştur.  Bu nedenle, Malazgirt Zaferi Anadolu’nun İslamlaşmasında ve Türkleşmesinde dönüm noktası olmuştur.

 

       Malazgirt Zaferinden sonra, Denizli Çivril yakınlarında yapılan MiryokefalonMyriokephalon) Savaşı ve Zaferi, Anadolu’nun Türkleşmesinde veMüslümanlaşmasında ikinci dönüm noktasını oluşturmuştur.  Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan ile Bizans İmparatoru Manuel I Komnenos arasında, 17 Eylül 1176 Denizli Çivril yakınlarında(Büyük Menderes Vadisi)  Miryokefalon'da (Myriokephalon) yapılan savaşı Türkler kazanmıştır. Zaferden sonra, Türkistan ve Horasandan gelen Türkmen göçleri bütün hızıyla devam etmiştir. 1220'de Harzemşahlar'ın Cengiz Han'a yenilmesinden sonra, Moğol istilâsından kaçan tüccar ve zanaatkâr Türkmenler yeniden Anadolu'ya göç etmeye başlamışlardır. Bu göçlerle Anadolu, hem nüfus itibariyle fazlalaşmış, hem de iyice Türk İslam karakterine bürünmüştür.

Türkler, kısa sürede tüm Anadolu’yu hâkimiyetleri altına almaya başlamışlardır. Türkmenler bir taraftan askerî ve siyasî hâkimiyet mücadelesi verirken, diğer taraftan Anadolu'yu mamur bir Türk-İslâm beldesi yapmak amacıyla çok sayıda camiler, medreseler, hanlar, kervansaraylar, hamamlar, yollar ve köprüler gibi dinî ve sosyal kurumlar yaptırmışlardır. Öte yandan Anadolu’ya göç eden Türkmenler, yeni yerleştikleri köylere, kasabalara ve şehirlere; Bayındır, Kargın, Eymür, Iğdır, Kayı, Afşar, Salur, Çubuk, Afşin, Oğuzeli, Artuklu, Bozdoğan, Aydın gibi tamamen Türkçe olan, kendi boy ve şahıs adlarını vermişlerdir. Sonuç olarak, yaklaşık bin yıldır buram buram Türk ve Müslüman kokan Anadolu toprakları üzerinde Anadolu Selçuklu Devleti, Müslüman Türk Beylikleri, Osmanlı Cihan Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.

Anadolu Coğrafyasının Türk-İslam Fetihlerindeki Etkisi

Dünya üzerinde genel olarak bakıldığında, Anadolu; Asya-Avrupa-Afrika ülkelerinin kesişme noktasında yer almaktadır. Bu itibarla, Anadolu; kıtalararası bir kavşak, köprü ya da geçiş bölgesidir. Afrika’nın etkileri Güney ve Güneydoğu Anadolu bölgelerine, Asya’nın etkileri Doğu ve İç Anadolu bölgelerine, Avrupa’nın etkileri Marmara ve Batı Anadolu bölgelerine kadar sokulur ve ülkenin ortasında âdeta bu üç kıta birbirine kavuşurlar.   Anadolu yarımadasının üç tarafı denizlerle çevrilidir. Söz konusu bu denizler, Cebel-i Tarık Boğazı ile Atlas Okyanusu'na, Süveyş Kanalı ile Hint Okyanusu'na bağlantılıdır. Dolayısıyla deniz ulaşımında stratejik bir öneme sahiptir.

Anadolu, dağlık bir yarımadadır. Ovalar, daha ziyade kıyılarda ve akarsu vadilerinde yer alır. Akarsular bakımından, bölgenin en zengin ülkesidir. Anadolu, matematik konumu itibariyle, orta enlemlerde yerini almakta ve ılıman bir iklim görülmektedir. Sıcaklık değerleri,  enleme bağlı olarak güneyden kuzeye, yüksekliğe bağlı olarak batıdan doğuya doğru düşmektedir. Böylece, ülkenin en sıcak bölgeleri, Güney, Güneydoğu ve Güneybatı bölgeleri iken, en soğuk bölgesi ise Kuzeydoğu Anadolu bölgesidir. Anadolu; insan yaşamı için en ideal bir kuşakta yer almaktadır. Bu özelliğinden dolayı, Anadolu toprakları, tarihin en eski dönemlerinden beri, hep büyük devletlere beşiklik yapmış ve çok sayıda medeniyetlerin kurulmasına zemin hazırlamıştır.

Anadolu’nun coğrafî özellikleri, Müslüman Arapların ve Türklerin fetihlerinde yönlendirici olmuştur. Bilindiği üzere İslam dini, Arap yarımadasında doğmuş ve buradan dünyaya yayılmıştır. Genişleme döneminde, coğrafya; Müslüman Arapların adeta fetih rehberi olmuştur. Çöl iklimi ve düz alanlarda yaşamaya alışmış Arap orduları, yaşam tarzlarına uygun olan topraklara yönelmişlerdir. Bu yönlendirme de yaşam tarzı, giyim biçimi ve binek olarak deve kullanılması önemli rol oynamıştır. Develerin dağlık ve taşlık alanlarda yürümekte zorluk çekmesi, Müslüman Arap ordularının hep düz ve kumlu alanlara doğru yönelmesini teşvik etmiştir. Öte yandan Arap askerlerinin yaşam tarzları ve giyim biçimleri, serin ve soğuk iklim bölgelerine başarılı fetihler düzenlemelerini engellemiştir. Emevi ve Abbasi Devletleri’nin hâkim oldukları coğrafya gözden geçirildiğinde, coğrafî özelliklerin ne denli etkili olduğu açıkça görülür. Hz. Ömer döneminde fethedilen Güneydoğu Anadolu bölgesi, Emevi ve Abbasi devletlerinin de sınırları olarak kalmıştır. Nitekim Abbasilerin en geniş topraklara hâkim olduğu dönemde, Anadolu yarımadasında İskenderun-Trabzon hattının batısına geçmedikleri görülmektedir. Bunda, Anadolu yarımadasındaki yüksek dağlık alanların, serin ve soğuk iklimin etkisi oldukça fazla olmuştur. Arap orduları, fetih yollarının yönlerini, Anadolu’da yüksek Toros sıradağlarını aşmak yerine, doğuda İran çöllerine, Hindistan ve Orta Asya’ya, batıda Mısır’a, Kuzey Afrika’ya ve Endülüs’e doğru yöneltmiştirler.

Türklerin anayurtları ise, bilindiği gibi Orta Asya’dır. Orta Asya, Anadolu yarımadası ile hemen hemen aynı iklim kuşağında yer almaktadır. Orta Asya’nın dağları, ovaları ve yaylaları, Anadolu yarımadasında da devam eder. Anadolu, Âdeta Orta Asya’nın küçültülmüş halidir. Bu nedenle coğrafyacılar, Anadolu yarımadasına “Küçük Asya” derler. Orta Asya’da yaşayan Türklerin yaşam ve giyim biçimi ile binek olarak kullandıkları at, Anadolu fetihlerinde onlara büyük avantajlar sunmuştur. Coğrafyanın sunduğu geniş imkânlar sayesinde Türkler, Anadolu yarımadasının tamamını kısa sürede fethetmişler ve Anadolu’yu “Anayurt” haline getirmişlerdir. Orta Asya’dan batıya doğru göç eden ve keçi besiciliği yapan Yörükler, Torosların doğu ucundan girip, soluğu Aydın dağlarında almışlardır. Koyun besiciliği ile uğraşan Türkmen oymakları ise, Malazgirt Ovasından Konya Ovasına ve oradan Bursa Ovasına ulaşmışlardır.  

Anadolu’da Türk-İslam Mührü

Anadolu, en eski çağlardan beri Asya ile Avrupa arasında bir köprü vazifesi görmüş, çeşitli ırklara mensup birçok kavimlere ve milletlere vatan olmuştur. Ancak dünya tarihinde en fazla Türklere vatan olmuştur.

On birinci yüzyılda tam bir “Müslüman Türk Yurdu” olan Anadolu, bu özelliğini günümüze kadar devam ettirmiştir. Ve bundan sonra da Anadolu daima “Müslüman Türk Yurdu” olarak kalacaktır. Yaklaşık bin yıl devam eden Müslüman Türk hâkimiyeti sonucunda, Anadolu’da daha önce hüküm sürmüş olan devletlerin kültürleri tamamen silinmiştir.  

Bin yıllık hâkimiyet boyunca, Anadolu’nun dağında, taşında, yaylasında ovasında, köyünde, şehrinde velhasıl her karış toprağında “Müslüman Türk Mührü” vurulmuştur. Şairin diliyle söyleyecek olursak:

“Olmasa iman nefesi

Bu Anadolu âbidesi

Kalır mıydı hür vatanın

Ardahan’ı Edirne’si?” (Seyri)

Anadolu’ya Türk-İslam Mührünün Vurulmasında Coğrafyanın Etkisi  

Anadolu yarımadasının ortalama yükseltisi 1162 metreyi bulur. Bu yükseltisi ile kıtaların en yücesi olan Asya (1010 m.)' dan bile yüksektir. Bu yükseltisini içinde bulundurduğu çok sayıda yüksek sıradağlardan alır. Anadolu’da dağlar, doğu-batı doğrultusunda, sıralar halinde uzanır. Kuzeyde Karadeniz, güneyde Toros dağları yer alır. Bu dağlar, aynı yönde uzanan Avrupa’daki Alpler ile Asya’daki Himalayalar’ı birbirine bağlar. Anadolu’nun orta kesiminde nispeten yüksek ve kapalı bir havza bulunur. Burada Konya ovası vardır. Doğu Anadolu bölgesinde ise oldukça yüksek platolar yer alır. Kıyı dağları, Anadolu’yu bir doğal yüksek surlar gibi kuşatmakta ve âdeta düşmanlardan korumaktadır. Doğu Anadolu’nun platoları ve dağları,  Anadolu kalesinin en yüksek surlarını teşkil etmektedirler. Ve bu dağlar, barış zamanında hayvancılık besleme alanını, savaş zamanında ise aşılması güç surların görevini üstlenmektedir. Kargapazarı, Dumlu ve Palandöken dağları, tarih boyunca Erzurum’un savunmasında büyük rol oynamışlardır. Orta Anadolu bölgesinde ise yükseltisi 1000 m.yi aşan yüksek ovalar ve platolar bulunmaktadır. Konya Ovası, âdeta çevresi yüksek surlarla çevrili bir kale içini andırmaktadır ve buğday tarımı ile âdeta kalenin ambarını teşkil etmektedir.

Anadolu, dar alanda çok sayıda iklim özelliklerinin görüldüğü, yegâne toprak parçasıdır. İklim özelliklerinde görülen bu çeşitlilik, insan ve insan faaliyetlerine olumlu yönde etkilemektedir. Kısacası Anadolu,  İklim bakımından, insan hayatına en uygun konumda yer alır.

Su, insan ve diğer canlılar yaşamı için en fazla ihtiyaç duyulan bir maddedir. Su olmayınca, canlı yaşamından söz etmek imkânsızdır. Zaten dünyamızı, diğer gök cisimlerinden ayıran yegâne farklılık suya sahip olmasıdır. Gerek yeraltı ve gerekse yerüstü suları bakımından zengin olan Anadolu, “Müslüman Türk Mührü”nün izlerini oldukça fazla taşımaktadır. Minareler, şadırvanlar, sarnıçlar, çeşmeler, su kemerleri bu izlerin birer vesikasıdırlar.

Anadolu, Orta Anadolu bölgesi hariç diğer tüm bölgelerinde (doğu, batı, kuzey, güney) bulunan yüksek sıradağlar, çok çeşitli taşlara sahiptir. Özellikle bu taş cinslerinden üstün vasıflı yapı taşlarının bulunması, sağlam inşaatların yapılmasına imkân tanımıştır. Tarihî devirler boyunca inşa edilen sağlam ve güçlü kalelerin bulunuşu ve bu kalelerin ülke savunmasında önemli rol oynayışları bilinen bir gerçektir. Bugün bile, her yönüyle dayanıklı (deprem dâhil) tarihî yapılar (kaleler, hanlar, hamamlar, medreseler, kervansaraylar, köprüler ve taş döşeme yollar) bakımından, Anadolu; dünyanın en önde gelen bölgesini oluşturur. Bir bakıma taş, bir medeniyettir. Anadolu üzerinde bulunan taştan yapılmış Selçuklu ve Osmanlı yapıları, “Müslüman Türk Mührü”ne şahitlik etmektedirler.

İstanbul’un fethi iyi tahlil edildiğinde, Osmanlı’nın coğrafyayı ön planda tuttuğu açıkça görülür. Anadolu ve Rumeli hisarlarının yapılması, boğazların coğrafi özelliğinden dolayı, Bizans lehine olan coğrafyayı, Osmanlı lehine çevirme hareketi olarak algılanmalıdır. Öte yandan kuşatmanın ilkbahar mevsiminde (nisan ayı) başlatılması ve mayıs ayının sonunda başarıya ulaşılması ise, tamamen bölge iklim şartları ile uyum içindedir (29 Mayıs 1453). Kuşatmanın son günlerinde (mayıs ayının üçüncü haftasında), beklenen başarı elde edilemeyince, Padişah II. Mehmet Han’ın huzursuzluğu ve acele etmesi (zafer için atını denize sürmesi ve karadan gemileri Haliç’e indirmesi), iyi tahlil edildiğinde, yaz sıcaklarının yaklaşması ve böylece başarının bir başka bahara kalacağı endişesi yatmaktadır.

Anadolu yarımadası, coğrafî özelliklerinden dolayı tarihin her döneminde mutlaka bir medeniyete beşiklik yapmıştır. Bu nedenle Anadolu yarımadasının bir diğer adı; “Medeniyetlerin Beşiği olan Topraklar” olarak adlandırılmıştır. Ve bu medeniyetlerin hepsine “Anadolu Medeniyetleri” denir.

Yeryüzü şekilleri, sadece bugünkü yol sistemlerinde değil, tarihi yollar üzerinde de etkili olmuştur. M.Ö 2000 yıllarında Hititler tarafından yapılmış olan Kral Yolu’nun güzergâhı, Mezopotamya’da bulunan Asur ve Babil şehirlerinden başlamakta ve Anadolu yarımadası üzerinde, bugünkü Cizre, Diyarbakır, Malatya, Sivas, Turhal, Ankara, Polatlı, Afyon, Uşak yerleşim birimlerinin yer aldığı mekânlardan geçerek, tarihi yerleşim yerleri olan Sard ve Efes’e ulaşmaktadır. Kral yolunda görülen bu özellik, diğer tarihî yolların tümünde göze çarpmaktadır. Nitekim bugün için Anadolu’da yer alan han ve kervansaray kalıntıları gözden geçirildiğinde, doğu-batı yönlü yapıldığı görülür.   Ulaşım ağındaki söz konusu yönlendirme, tarihte Türklerin Orta Asya’dan gelip doğu-batı yönünde Anadolu yarımadasında batı Anadolu kıyılarına kadar ilerledikleri ve yerleşim birimlerini aynı yönde vadi boylarında ve dağ eteklerinde kurdukları bilinmektedir.

Anadolu’da doğu-batı yönünde uzanan yolların güzergâhı en batı uçta, Adalar (Ege) Denizi ve Marmara denizi tarafından kesilmiş, ancak Marmara Denizi’nin Karadeniz ve Adalar Denizi ile birleştiği kesimlerde yer alan boğazlar ile Avrupa kıtası ile yakınlaşmıştır. Bu boğazlar, Türklerin Avrupa kıtasına geçişinde büyük kolaylık sağlamıştır.  Anadolu yarımadasının üç tarafı denizlerle çevrili olması, deniz ulaşımı bakımından büyük kolaylık sağlar. Yarımadanın üç tarafında bulunan limanlar, kıyılarda bulunan yerleşmeleri denizden birbirine bağlar ve asıl önemli olan, Anadolu’nun tüm dünya ile denizyolu bağlantısı kurar. Anadolu; ulaşım bakımından üç kıtanın birleşme noktasında bulunmakta ve üç kıta ülkeleri için büyük önem arz etmektedir. Hal böyle olunca, üç kıtanın kesişme noktasını teşkil eden Anadolu’ya sahip olan Türkler, üç kıtayı kontrol etme imkânını elinde tutmaktadırlar.

Bugün için Anadolu toprakları üzerinde Türkiye Cumhuriyeti vardır. Maalesef bugün için Türkiye, Anadolu topraklarının coğrafî avantajlarını yeterince kullanamamaktadır. Ancak bugünkü durum, avantajların hiçbir zaman için kullanılamayacağı anlamını taşımaz. Anadolu’nun sahip olduğu avantajlar, yakın gelecekte inşallah yeniden devreye girecektir. Geçmişte olduğu gibi, yakın gelecekte de Anadolu’daki Müslüman Türk Mührü’nün barış ve huzur ortamı bütün dünyaya yansıyacaktır.

 

Prof. Dr. Ramazan ÖZEY

Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi, Coğrafya Eğitimi Anabilim Dalı Başkanı

www.ramazanozey.net

 

Sosyal Medyada Paylaş:

Facebook PaylaşımıTwitter Paylaşımı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile