İzmir'in İşgalinden Önce Ortodoks Rumların Faaliyetleri

İzmir'in  İşgalinden Önce Ortodoks Rumların Faaliyetleri

                                                                                                                     Mustafa GÜNCÜ

Araştırmacı/Tarihçi

 

A)OSMANLIDA AZINLIKLAR

 

Osmanlı devleti 1299 yılında kurulmuş, başlangıçta sadece Anadolu’da kurulan ve sınırlarını muhafaza etmeye çalışan devlet kısa süre sonra gerek askeri faaliyetler ve gerekse devletlerarası diplomatik ilişkilere bağlı olarak sınırlarını genişletmiş ve balkanlara açılmıştır.

Osmanlının izlediği bu siyaset devlete kısa sürede büyüme ve giderek genişleme imkânın sunmuştur. Bu siyaset sahnesinde Osmanlı sınırlarında yaşayan halkta nasibini almış ve ülke içinde birbiriyle farklı unsurlarda olan halklar birlikte yaşamaya başlamışlardır. 

Osmanlıda halk kendisinin mensup olduğu etnik yapıya değil dini inanışına göre ayrılmaktaydı. Yani genel kanı Osmanlıdaki halkın Müslüman ve gayrimüslim olarak ayrıldığını göstermektedir.

Hâkimiyet altında bulunan bu halk devlete karşı olan vatandaşlık görevlerini yerine getirdikten sonra istediği gibi yaşayabilmekte, sosyal yapısını koruyabilmekte ve eğer yapmak istiyorsa dini inancını da istediği şekilde muhafaza etmekteydi. Ve dininin gereğini istediği ölçüde yerine getirebilmekteydi.  Hatta bunun en güzel örneğini Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettikten sonra göstermiştir. Zira fetihten sonra Ortodoks kilisesine giren fatih buradaki halka artık kendilerinin Osmanlı devletine ait halk olduklarını ve ibadetlerini istedikleri gibi yaşayabileceklerini belirtmiştir. İzlenen bu siyaset halkı sürekli Osmanlı devletine bağlı kılmıştır. Ve halk kendini adeta Osmanlı hâkimiyetinde daha rahat hissederek Hristiyan devletlere karşı rahatsızlıklarını göstermişlerdir.

Keza İstanbul’un işgali sırasında Ortodoks rahip Nataras İstanbul’da Bizans serpuşu görmektense Türk sarığını tercih ederim demiştir.[1] Osmanlıda yer alan azınlıklar sadece yukarıda değinildiği gibi kendilerine özgü işlerini görmekle kalmıyor Osmanlı sarayında ve bürokrasisinde de ayrıca yer ediniyorlardı.   Devlet memurluklarına giriyor ve aynı zamanda darülfünunda müderrislik yapıyorlardı.  Hatta bazı azınlık gruplarının çeşitli yollara sadrazam oldukları dahi bilinmektedir.[2]

Gayrimüslim tebaa Osmanlıda kendini ayrı bir ırktaymış ve ya milletteymiş gibi hissetmiyor ve herhangi bir milliyetçi hareket kendini göstermiyordu.  Fakat Osmanlının son dönemlerine doğru gelinip devlet zayıflamaya başlayınca artık Fransız ihtilali(1789)’nin etkisiyle ve özellikle batılı ülkelerden: İngiltere, Fransa ve Rusya’nın teşvikiyle Müslüman olmayan tebaa kendileri ayrım yapıldığı iddiasını öne sürerek isyana başlamışlardır bunlardan ilk isyan edenler Sırplar daha sonra Yunanlılardır.

Aşağıda bu etik gruplara kısaca değinilmeye çalışılacak ve ardından asıl konu olan İzmir’in işgali sırasında Yunanlı Ortodoksların yaptığı faaliyetler üzerinde durulmaya çalışılacaktır.

 

A 1 Sırplar

 

Yukarda değinildiği Osmanlı devleti kendi içinde çok farklı unsurları barındıran bir imparatorluktu. Sırplarda bu ülke içinde yaşayan ve kendilerine yaşayan ve kendilerince işlerle meşgul olan bir halk grubuydu.

Sırpların Osmanlı’ya bağlanması fatih döneminde olmuştur.  Ve bu sırada Sırplar ülkeye bir eyalet olarak bağlanmıştır.  Topraklarını kendi istediklerine göre işleyebilmiş ve buraya atanan yöneticiler belli kanunnameler çıkarılarak atanmıştır. Din ve dil yönünden de serbest yaşayan Sırplar Osmanlı topraklarında ve ülkeye bağlı bir şekilde yetişmişlerdir.

Bu süreç böyle ilerlerken Rusya ve Avusturya Osmanlı’ya karşı savaşa girmiş ve içerden Osmanlı’yı bölmeye çalışmışlardır.  Hatta bu faaliyetlerden öncesinde yapılan savaşlar sırasında sürekli Sırp topraklarına saldırmışlar ve ziraatla uğraşan bu halkın topraklarına zarar vermişlerdir.  Aynı süreç devam ederken Osmanlı’ya bir kısım milliyetçi fikirler yayarak Sırpları kışkırtmışlardır.

Osmanlının buraya hâkim olması gerçekten zor görünüyordu zira son yıllara doğru Osmanlı kuvvetleri giderek zayıflamıştı.  Bu sırada Osmanlıda bulunan bir kısım ayan grupları da bulundukları yerlerdeki Sırplı halkalara kötü davranmaya başladılar ve zira ayan grupları kendi tahakkümlerini burada yaymaya çalışmaya başladılar. Osmanlı bu durumu görmüş ve yöneticileri değiştirmiştir.[3]

Sırp halkı bu durumu padişaha ve Babıali’ye bildirse de bu durum daha olumsuz bazı sorunlar çıkarda zira burada buluna yeni çeri ağaları Sırplara daha sert davranmaya başladılar ve bir kısım Sırp eşrafını öldürdüler. Bu durum Sırp birliklerini daha da alevlendirdi. Ve artık Sırp isyanı başlamıştı(4 Şubat 1804)

Başlarında da kendini padişahın atadığını söyleyen Kara Yorgi bulunuyordu.  Kara Yorgi isyanı giderek büyüterek bazı isteklerde bulundu. ‘’Belgrad kalesi yönetimine bir Sırplı getirilecek, buranın kolluk 1500 Sırp kuvveti atanacak isyana katılan halka genel af ilan edilecek ve isyan sırasında yapılan tahribatın giderlerini padişah ödeyecek…’’[4]

Osmanlı sultanı ve Babıali bu istekleri kabule yanaşmamıştır. Bu durum Kara Yorgi’nin bir Sırp millet meclisi toplamasına sebep oldu ve meclisi toplayan Kara Yorgi halkı bağımsız bağımsızlığa ulaştırıncaya kadar mücadele edeceğine söz verdi.

Bu sırada Rusya ile harbe başlayan Osmanlı devletine karşı SırplarRuslardan yardım almaya başladılar.  Avusturya Sırpların bu hareketine karşı çıktı.

1812 yılı Bükreş antlaşmasın da Kara Yorgi bağımsızlığa gidecek isteklerde bulununca bu sefer Osmanlı artık kuvvet göndererek kara yogiyi yendi bu durum isyanın azda olsa durmasını sağladı.

Fakat duran isyan miloş obrenoviçle birlikte tekrar başladı.  Rusya’da Sırpları destekleyince bu sefer Osmanlı Rus yardımını engellemek için bazı imtiyazlar vermek zorunda kaldı.  Bunlar: ‘’halk tarafından seçilen 12 knez diğer knezleri seçecek adaletli bir yönetim kurulacak, vergiler bu knezlerce toplanacak, Sırplar kilise ve mekteplerinde önemli haklara elde edecekler,[5] bu durum artık Osmanlının kendi topraklarındaki bir halka imtiyaz vermesi anlamına geliyordu.  Buda yetmezmiş gibi Sırplar artık topaklarında Müslüman ve Türk görmek istemediklerini söyleyerek Müslüman halkın buradan çekilmesini istiyorlardı.

Bu esnada Osmanlıda birde Rum isyanı başlamıştı. Bu isyan 1821 de başlamış ve 1829 da son bulmuştu. Rusya bu isyan sırasında Babıali’ye sunulmak üzere Akkerman anlaşmasını hazırladı ve burada Sırplara yönelik bir madde de vardı.  Maddeler Sırplara daha fazla din ve mezhep özgürlüğü vermekle beraber Sırp topraklarında bulunan Müslüman halkın mal ve canlarının yönetimini de vermeğe yönelikti.  Yapılan Edirne anlaşması ile yukardaki maddeler kesinlik kazandı. Ve SırplarRusların yardımıyla kendilerine yeni haklar elde ettiler.  MiloşobrenoviçSırplara bu denli bir muhtariyet kazandırsa da zamanla izlediği yanlış politikalar onu zayıflattı ve yerine AleksandırKarayorki geçti.[6]

Paris anlaşmasında Sırpların durumu tekrar tartışmaya açıldı. Ve daha önceki bazı hakların Rus tesiriyle olduğunu savunan anlaşma devletleri bu tesiri ortadan kaldırmak istediler ve böylece daha önce yapılan anlaşmaya ek iki madde koyarak[7]SırplarınRuslara bağımlılığını azaltmaya çalıştılar.

Fakat Sırplar yine memnun değildi ve müstakil bir devlet olmaya çalışıyorlardı. Bu yüzden yine isyanlara başladılar,  miloşobrenoviç yeni dönemde başa geçti ve böylece amacı büyük Sırbistan’ı kurmak olarak açıkladı.  Özellikle milliyetçi fikirler batılıların faaliyetleri Sırpları daha da alevlendirdi.

Ve Sırplar kendilerine özgü kuvvetler toplayarak harekete geçtiler ve bir kısım Türk köylerine ve Müslüman vatandaşlara saldırmaya başladılar bu durum giderek içinden çıkılmaz bir hal alınca bu sefer Osmanlı devleti de sert tedbirler almaya başladı[8].  Batılı devletler bu işi görüşmek için tekrar bir araya geldiler bu sırada Osmanlı devleti bu isyanların durması için çeşitli tedbirler almaya başladılar. Ve çeşitli ıslahatlar yaptılarsa da en sonunda 1878 yılında Berlin anlaşması ile bağımsız oldular.[9] Bu esnada yani tam bu anlaşma yapıldığı sırada birde ermeni meselesi uluslararası sorun haline getirildi yani Osmanlı üzerindeki emperyalist tehditler sona ermemiştir.

A.2 Sadık Millet Ermeniler

 

Zavallı Türk

Sen hiçbir zaman

Bu çektiğin acıları

Batı kamuoyuna anlatamayacaksın

Çünkü Ermeniler Hristiyan sen ise Türksün

            Piyer Loti

Osmanlı devleti yukarda değinildiği gibi bir imparatorluktu ve içinde birçok etnik unsur bulundurmaktaydı. Bu etnik gruplardan belki de en mühim olanı Ermenilerdi. Osmanlıda ermeni vatandaşlar fatih döneminde Osmanlı himayesine alınmış ve birçok alanda yer almışlardır.

Bu yüzden milleti sadıka olarak anılmış ve Osmanlı’ya hiçbir zaman ihanet etmeyecekleri düşünülmüştü.[10] Hatta o kadar ileri bir hal almıştır ki bazı ermeni gruplar artık kendi geleneklerini bir tarafa bırakarak Osmanlı yani Türk geleneklerini benimsemiş hatta Osmanlı kültür ve uygarlığı üzerine dahi araştırmalar yapmaya başlamışlardır.[11]

Ermenilerin Osmanlıda faal rol oynamaya başlaması 1820 yıllarından itibaren olmaya başladı zira bu tarihten öncesinde oymalıda devlet işlerinde etkin olan grup Rumlardı fakat bunlar isyana teşebbüste bulununca bu sefer Ermeniler bürokratik işlerde rol oynamaya başladılar zaten ermeni cemaatin isyan etmesi için kendi aralarında dahi tam olarak bir birlik olmamıştı. Ve aralarında çeşitli mezheplere ayrılmışlardı.[12] Bu durum bulundukları herhangi bir coğrafi bölge ve ya daha mikro düzey bir şehirde dahi çoğunluk göstermelerine engel olmaktaydı.

Kaynaklar Ermeni sorununu başlangıcını 93 harbine dayandırmaktadır. Zira sözü edilen kaynaklara göre bu harpten sonra Rusya Osmanlının doğu sınırlarına komşu olmuş ve buradan Ermenilerle temasa geçerek onları kışkırtmaya başlamıştır ve Ayastefanos anlaşmasına ki bu anlaşma yürürlüğe girmemiş fakat bu anlaşmadan sonra Berlin anlaşması yapılmış bu anlaşmanın 61. Maddesi şöyledir. ‘’Babıali, Ermenilerin oturdukları vilayetlerin yerel şartları dolayısıyla muhtaç oldukları ıslahat ve düzenlemeleri yapmayı, Kürtler ve Çerkezlere karşı(Ermenileri)emniyet ve huzurlarını korumayı taahhüt eder’’[13] bu madde ile aslında batılı gruplar artık baştan beri sürdürdükleri Osmanlı azınlıkları üzerindeki tahakkümleri bir nebze daha arttırdılar.  Bu sırada Rus güdümünde yapılan düzenlemeler Ermenileri Rus yanlısı bir politikaya yöneltti bunu gören İngiltere engel olmak amacıyla Ermenileri korumaya ve onlara yönelik politikalar izlemeye başladılar. Bu sırada İngiltere de hükümet değişikliği oldu başta muhafazakâr olarak yetişen Gladstone[14] İngiliz başbakanı oldu ve yaptığı konuşmalarda sürekli olarak Osmanlı’yı yıkma ve esir halkları kurtarma nidalarını dile getirdi.[15]

Ermenilere çeşitli şekilde akıl vererek onları isyan etmesine ve doğal olarak bir Osmanlı’ya zararlar vermelerine neden olmuştur.  Sultan ıı. Abdülhamit onun yaptıklarını farkında olsa da pek bir şey yapamamıştır ve Ermeniler bulundukları yerlerde devlete zarar vermeye başlamışlar ve bunu sürdürerek devam etmişlerdir. Ki buna en güzel örnekler Ermenilerin Osmanlı bankasını soymaları ve sultana suikast düzenlemeleridir.

            1915 yılına gelindiğinde Ermeniler yaptıkları çeşitli taşkınlıklar dolayısı ile bulundukları yerden zorunlu göçe maruz kalmışlardır. Osmanlı buradan göç ettirdiği Ermenilerin gittikleri yerlere rahat ulaşabilmeleri için elinde geleni yapmış fakat savaş şartları dolayısıyla salgın hastalıktan dolayı bazı Ermeniler gidecekleri yerlere varmadan hayatlarını kaybetmişlerdir. Fakat Ermeniler kendilerine yapılan bu göç olayını abartarak sözde bir soykırım tabiri kullanarak batı kamuoyunu dikkatini çekmek istemişlerdir. Fakat ilginç olan durum Osmanlının göç ettirdiği ermeni nüfusla soykırıma uğradıkları iddia edilen ermeni sayısı arasında uçurumun olması ve her geçen gün bu sayının artmasıdır. Fakat her ne kadar bu tarz faaliyetleri sürdürseler de gerçekte soykırım olmadığı arşiv belgelerinden kanıtlanmış ve doğal olarak Ermenilerin haksız olduğu anlaşılmıştır. Fakat ne bir kısım batılı devletler ne de Ermeniler bu durumu kabul etme konusunda zorluk çıkarmaktadırlar.[16]

A.    3 Yunanlılar

Yunanlılar Hristiyan bir grup ya da mezhep olan Ortodoks halkından gelmektedirler.  Hz İsa’nın ölümünden sonra Hristiyanlar arasında çeşitli tartışmalar baş göstermiş.[17] Bu tartışmalara bu şekilde sürerken Bizans imparatorları bunların arasını düzeltemeye çalışmışlar fakat iki grupta anlaşmaya yanaşmamışlardır.  İlerleyen süreçte artık bu şekilde sorunların altından çıkılmaya anlaşılınca bu sefer bu konuların tartışılması için çeşitli konsüller toplanmaya başlamıştır[18].  Ve bu konsüllerde çeşitli kararlar alınarak ılımlı bir düşünce hâkim kılınmaya çalışıldı fakat bu da becerilemedi ve 1054 yılında karşılıklı aforoz yoluyla iki kilise birbirinden ayrıldı.

Bu sırada Bizans imparatorluğunda da bazı çatırdamalar baş gösterdi.  Osmanlı devleti ise gelecek dönemde ortaçağın en güçlü son devleti olan Bizans’ı yıkacak ve böylece Hristiyan halk bunların hâkimiyetine girecekti.

İstanbul’un fethi bu dönemin başlaması için dönüm noktası olmuş ve Osmanlı burada yaşayan halka –özellikle Ortodokslara- büyük dini ve içtimaı serbestlik vermiştir.  Sonrasın da II Selim dönemi ve hem öncesindeki sultanlar hem de II. Selimden sonraki sultanlar döneminde alınan yerler Rumların daha da Osmanlı hâkimiyetine girmesini sağladı.[19]

Rum halkı bundan sonra Osmanlı tebaası içinde yeni bir yere sahip oldu ve hatta bulundukları yerlerin yönetiminde dahi yer aldılar.[20]

Fakat kısa süre sonra batılı devletlerin tesiri ve burada bulunan devlet adamlarının halka kötü davrandığı bahane edilerek Rus desteği de sağlanarak çeşitli oluşumlar içine girilmeye başlandı. Bu oluşumların temel sebebi elbette batılı devletlerin çıkarları doğrultusunda yaptıklarıdır. Fakat yapılan başka yanlışlarda bulunmaktadır.

Osmanlı mora da Rumların çıkardığı isyanı kendileri bastıramamış ve bu yüzden Mehmet ali paşa ya başvurmuştur. Bu durum Babıali’nin aciz bir halde olduğunu göstermiştir.  93 harbi yaklaştığında Yunanlılar tarafsız kalmış ve doğal olarak batılılar bu tavırdan dolayı onları çeşitli şekillerde ödüllendirmişlerdir. Yunan isyanı bu yapılanlardan cesaret alarak isyanı daha da genişletmiş ve 1821 yılında çıkardıkları isyan 1829 yılında Edirne Anlaşması ile bağımsızlık ile sonuçlanmıştır. Fakat her ne kadar bağımsız olsalar da Yunan Ortodoksların istekleri bitmemiş[21] ve sürekli olarak Osmanlıya saldırmak ve Osmanlıdan ya da şu anki Türkiye Cumhuriyetinden toprak almaya çalışmışlardır.

.

Yunanlıların megalo ideası ve yapılan faaliyetler ardından imzalanan Paris Kongresi Yunanlılara Türk topraklarına girme hakkı tanımış ve böylece işgale başlamışlardır. Yapılan çalışmanın konusu gereği buradan Yunanlıların İzmir’i işgal amacıyla yaptıklarına değineceğiz. Fakat şunu belirtmek gerek ki İzmir’in işgalinden önce Rumlar ve işgalden hatta Türkiye Cumhuriyetinin kurulduktan sonra bile Türkler ile Yunanlılar çeşitli ittifaklar içinde yer almışlarsa da aralarındaki sorunlar bir türlü bitmek bilmemiş ve şu an halen Kıbrıs meselesinden dolayı sorunlar devam etmektedir.

B)YUNANİSTAN’DA MİLLİYETÇİ FİKİRLERİN OLUŞUMU

B) 1) Yunan Megalo İdeası ve Yapılanlar

 

Yunan halkının ve ya hükümetlerinin Osmanlı ya karşı giriştikleri isyanın elbette ki çeşitli sebepleri vardı. Zira geçmişten beri Yunanlılar merkezi İstanbul olan büyük Bizans’ı kurmak istiyorlardı ve bunu olması içinde Osmanlıdan bazı yerlerin alınması gerekiyordu.  Ve kaynaklarda megalo idea şöyle açıklanmaktaydı: ‘’büyük düşünce 19. Yüzyıl ortasına gelindiğinde en azından üç değişik katmanı içeriyordu. Dar bir yorumla, bu düşünce Konstantinopolis’in merkezini oluşturduğu Bizans-yunan imparatorluğunun canlandırılmasına ilişkin romantik bir rüya bir rüya idi. Daha geniş bir yorum bunun mutlaka yunan ve Türk ulusları arasında şiddetli bir mücadeleyi gerektirmeden doğal bir süreç içinde varılabilecek bir ereği, Osmanlı devleti içinde Rum kültürel ve ekonomik üstünlüğünü gerçekleştirme isteğini temsil ettiğini gösteriyordu. Üçüncü olarak megali idea modern ulusal devlet kavramları ile yorumlandığında kurtarılmış, yunan topraklarının yunan krallığına katılması düşüncesiydi ki, bu Osmanlı devleti ile bir çatışmayı gerektiriyordu.’[22] Buradan yunan ideolojisinin temelini anlamak aşağı yukarı mümkündür.

Yunan halkı birinci dünya savaşına girerken de bu düşünce ile savaşa girmiş hatta mutlaka gerçekleştirmek istedikleri bu ideolojinin gelecekteki anayasasını dahi belirlemişlerdir.[23]

Kısa manada amaç Türkiye’nin batısını almak ve doğal olarak Yunan devletini yukarda değinildiği şekilde tesis etmekti.[24]

Bu amaç uğruna Osmanlı da yaşadıkları günden beri sürekli ayaklanmışlar ve ayaklanmalarda daha aşırıya giderek dini kurumları silah yuvası olarak kullanmışlardır.

Venizelos Paris barış konferansına katılarak Rum halkın Türkler tarafında katledildiğini bu yüzden işgal için kendilerine izin verilmesi gerektiğini savunmuştur. Batılı devletlerin aşırı baskısından dolayı en sonunda istekleri kabul edilmiştir

Girit adasının alınması bu isyanın dönüm noktası olmuş ve Rum halkı bunu zafer olarak kutlamış hatta buradan direkt olarak Kıbrıs’ın alınması gerektiği üzerinde durmuşladır. 1919 yılında Paris barış konferansına katılan Venizelos İzmir’in işgali konusunda görev aldıktan sonra 15Mayıs 1919 yılında İzmir’e kuvvet yollamış ve buradan birçok türkün ölmesine sebep olmuştur.

Ama aynı süreci 1919 yılında samsuna çıkan Mustafa Kemal ve silah arkadaşları 1922 yılında karşı başarı olarak kazanmış ve böylece en azından o tarihler için yunan hevesi uhdesinde kalmıştır.  Bu arada Yunanlıların yaptıkları bu faaliyetlere fener Rum patrikhanesi çok büyük destek vermiş ve doğal olarak gazi paşa ülkeyi kurtardıktan sonra ilk iş olarak yabancı okul ve dini kurumları devlet denetimine almıştır.[25]

 

B.2      I .Dünya Savaşından Sonra Yunanlılar

 

            Yunanlılar ı. Dünya savaşı sırasında ve savaştan sonra da büyük amaçlarını gerçekleştirmek için faaliyetlere devam etmişlerdir.  I. Dünya savaşını Osmanlı birçok cephede kaybetmişti ve doğal olarak devlet zaten girdiği çöküş sürecinden çıkamamış ve daha da kötüye gitmeye başlamıştır.  Olayın sorumluları ülkeyi terk edince bu sefer artık yeni bir anlaşma yapılmasına karar verildi fakat yapılan bu anlaşma Osmanlıyı büsbütün çıkmaza sokmuş ve doğal olarak emperyalist güçler amaçlarına bir nebze daha ulaşmayı başarmışlardır.[26]

            Bu sırada hesapta olmayan diğer bazı olaylar cereyan etmiş evvela Rusya da devrim meydana gelmiş ve savaştan çekilmiştir. Ardından Bulgaristan savaştan çekilmiş ve Osmanlı bir müttefiki kaybetmiştir. Aynı sıralarda alman deniz altıların Amerika’yı vurması üzerine Amerika savaşa girmek zorunda kalmıştır. Ve bunu yaparken de kendince savaşın gidişatını değiştirme fakat kesinlikle toprak alma ve ya tazminat olma gibi olayları durduracağı kanaatindedir.[27]

            Böylece Amerika savaşa girmiş ve savaşın gidişatı değişmiştir.  Bundan sonraki süreçte de Amerika etnik rol oynayacak ve 1823 yılındaki bildirisi gereği Monroe doktrinine[28] geri dönecekti.

B.     3) Amerika’nın Savaşa Girişi ve Wilson İlkeleri

 

            Amerika yukarda değinildiği gibi alman denizaltıların kendisine saldırmasından dolayı I. Dünya savaşına girmiş ve savaşın seyrini belirlemiştir. Fakat savaşa girmeden önce 14 maddelik ilkelerini yayımlayarak savaştan sonra kurulacak olan yenidünya düzeninin temelini atmaya çalışmıştır.

B.3) 1) Wilson prensipleri

 

1)      Anlaşmalar uluslararası hukuka uygun olarak yapılacak ve diplomatik faaliyetlerde aynı şekilde hukuka uygun olacaktı.

2)      Devleti mutlak sınırları dışında boğazlar bütün ticari faaliyetlere açık olacaktı.

3)      Ekonomik engeller minimum seviyeye indirilecek ve bütün devletler yararlanabilecekti.

4)      Milli güvenliğin gerektirdiği ölçüde silahlanılacak ve buna fırsat verilecekti.

5)      Sömürge faaliyetleri sömüren ve sömürülen devletlerin hukukları eşit şekilde göz önüne alınarak düzenlenecekti.

6)      Alsace Loren sorunu barış çerçevesinde çözülecekti

7)      Belçika bağımsız olacak ve işgal edilen Rus toprakları boşaltılacaktı.

8)      Avusturya Macaristan devletine bağlı halklara muhtariyet tanınacak ve İtalya’nın sınırları milliyetçi yasalara göre düzelecekti.

9)      Balkan devletlerinin hakları düzeltilecekti.

10)  Osmanlı devletinin egemen olduğu yerlerde Türkler çoğunlukta ise bunlara hakları verilecek fakat farklı etnik gruplar varise bunlara da hakları tanınacaktı, Polonya’nın bağımsız olma isteği kabul edilecekti.

11)  Devletler hukukunu düzeltmesi için milletler cemiyeti kurulacaktı.[29]

 

Başkan Wilson bu maddeleri tanımlarken belide gerçek anlamda barışı göz önünde tutmuş ve gerçekleştirmek istemiş olabilir fakat yukardaki maddelerden özellikle 10. Madde yayımlanan bildirinin hiçte barış yanlısı bir amaç taşımadığını gösterecektir.  Zira farklı uluslar kendi çıkarları gereği bu maddeyi istedikleri gibi kullana bilmişlerdir.  Ki zaten 1919 yılında toplanacak olan Paris barış konferansında 10. madde -self determination- kavramı ile karşılanmış yani ulusların çoğunluğu teşkil ettiği yerde kendi kararlarını kendisinin vermesi anlamına geliyordu.

Bu durum farklı ulusların bu maddeden yola çıkarak bulundukları yerlerde çoğunluk sağlamak için Türklere şiddet uygulamalarına neden olmuştur. Sonuç olarak I. Dünya savaşından Türkler mağlup olarak ayrıldılar bu sırada emperyalist grup gelecekte yapacakları işgallere zemin hazırlayabilmek için 30 Ekim 1918 yılında Osmanlı ile bir bırakışma imzaladılar bu bırakışma düpedüz Osmanlının teslim olması anlamına gelmekteydi. Aşağıda Mondros’un maddelerine değinilecek ve ardından İzmir’in işgaline giden yol üzerinde durulacaktır.

B. 4)    Mondros Bırakışması ve Teslimiyet

 

I. dünya savaşından sonra imzalanan Mondros bırakışması Osmanlı devletini adeta batılı devletler teslim etmiş ve doğal olarak işgallere açık bir şekilde zemin hazırlamıştır. Aşağıda bırakışmanın maddelerine bakılacaktır.

Mondros anlaşması imzalandığı sırada Osmanlı tahtında vahdettin padişah hürriyet ve itilaf fırkası yönetimde Ahmet izzet paşa hükümeti vardı. Anlaşmayı imzalayan tür heyetinin başında Rauf Orbay bulunuyordu. Batılıların yerine ise Calthorpe vardı anlaşma yaklaşık olarak 24 maddeden oluşur aşağıda elbette bunların tümüne aktarılmayacak fakat Osmanlı için önemli olan maddelere kısmen değinilecektir.

1)      Boğazlar açılacak ve ilgili devletler buraya hâkim olacaklar.

2)      Anlaşma devletleri kendi güvenlilerini tehdit eden bir durumla karşılaşırlarsa Osmanlının müstahkem bir yerini istedikleri gibi işgal edeceklerdi(7)

3)      Eviyeyi sitte ’de karışıklık çıkarsa itilaflar buraları işgal edeceklerdi.[30]

4)      Osmanlının bölgeler arası iletişimini sağlayan telsiz telefon gibi araç ve gereçler anlaşma devletlerine bırakılacaktı.[31]

Maddelerden anlaşıldığı gibi bırakışma Osmanlı devletini düştüğü bataklıktan kurtarmak ülkeyi daha da zor duruma düşürmüştür. Fakat asıl bu anlaşma bundan sonra yapılacaklara ortam hazırlamaktadır. Zira Paris konferansı toprakların işgali konusunda Yunanlılara yetkiler veren maddeler içerecek ve doğal olarak Mondros gereği terhis edilen ve ya teslim edilen kuvvetlerimiz olmadığı için halk kendi başına ülkeyi savunmaya çalışmışlardır. Hatta bu dönemin basınına da yansımış ve hasan Tahsin hukuk-ı beşerde yazdığı yazılarda Türk topraklarının geçmişte de batılılarca işgal olunduğunu bu yüzden mücadele etme sırası geldiğin de hepimiz birer Selahattin Eyyubi olacağız ve mücadele edeceğiz diyerek halkı örgütlemiştir.[32]

 

B. 5)    Paris Barış Konferansı

 

I. Dünya savaşı sona erdikten sonra çeşitli devletlerle çeşitli şekillerde ateşkes anlaşmaları imzalanmıştı.  Fakat asıl önemli olan bundan sonra yapılacak olanlardı. Bu yüzden 18 Ocak 1919 yılında Paris’te bir konferans toplandı.

Bu konferansa yaklaşık olarak 32 devlet katılmış olmasına rağmen İngiltere, Fransa, İtalya, Amerika, Japonya ön plandaydılar.[33]

Bu cemiyet amaç olarak ı. Dünya savaşında yenilen devletlerin durumunu belirleme göstermiş ve ardından bu alanda ilerde gerekli tedbirleri almak için ve ya kalıcı barışı sağlamak için milletler cemiyetinin kurulmasına öncülük etmişti.

Bu konferansın amacı her ne kadar barışı sağlamak olsa da maddelerine bakıldığı zaman sömürge gücünü arttırma belgesinden başka değildir. Ki zaten konferansa katılanlar arasında Osmanlı uhdesinde yaşayan etnik grupların liderlerini özellikle bulundukları görülür.(Ermeniler, Rumlar, Kürtler, Araplar)[34]  Aşağıda Osmanlı devleti ile ilgili olan maddelerine bakacağız. 

1)      Ermeniler doğuda kendilerine müstakil bir devlet kurmak istediklerini belirtmişlerdir.

2)      Amerika eğer senato kabul ederse kurulacak olan ermeni devletinin kendisine bağlı olması yani kendi mandasına tabii olmasını kabul etmiştir. Buna ilave olarak büyük Ermenistan devletinin tesisi ve farklı bölgelerde sakin olan Ermenilerin buraya iskânı söz konusu edilmiştir.

3)      Ermeni devletinin kurulması meselesine Damat Ferid hükümeti de destek vermiştir.

4)      Bu konferansa etki eden ve Osmanlı topraklarında kendilerine pay verilmesini isteyen diğer bir grup ta Yunanlılardır. Ve bunlar savaştan sonra devletin çeşitli yerlerinde faaliyetlere başlayarak işgal alanı oluşturmak istemişlerdir.

 Konferans çeşitli devletlerin muhalefetiyle karşılansa da yunan istekleri kabul edilmişti.  Zaten Venizelos bu kongreye kendince kalabalık bir grupla katılmış ve Konya ya kadar olan yerlerin kendilerine verilmesini istemiştir.  Ve buranın yönetiminin de Rum ve Fransızlara verilmesini istemiştir.[35]

Batılı devlet ve ya anlaşma devletleri bu hükümleri kabul etmiştir.  Fakat kaynaklar bunu kabul etme nedeni olarak Mondros’un 7. Maddesini bahane etmişlerdir. Yani onlara göre İzmir’in işgali görevinin Venizelos’a verime nedeni itilaf grubunun güvenliklerini tehlike de hissetmeleridir.[36] Zaten Hristiyan gruplar sürekli olarak ajitasyon yaparak kendilerinin Türkler tarafından katledildiklerini bahane ediyor ve batının tepkisini çekmeye çalışıyorlardı.  Bazı kaynaklara da Yunanlılara bu görevin verilme nedeni olarak yunan devlet ve hükümet adamlarının baştan beri batılı gruplarının istediklerini yapması olarak gösterilmiştir.[37]

Paris barış konferansının diğer bir önemi ise Osmanlı devleti içinde bulunan farklı unsurların bulundukları yerlerde kendi kaderlerini tayin etme hakkı verilmesi meselesi idi. Ancak bu madde aslında Osmanlı devleti açısından olumlu bir madde idi. Zira zaten baştan beri gerek milliyetçi hareketler ve gerekse de batılı grupların teşviki ile farklı gruptan olan gruplar,  Osmanlıdan ayrılmışlardı. Bu madde ile Türklerin bulundukları yerlerde devletlerini kurma hakkı varken bu madde farklı grupları kendilerini çoğunlukta göstermek için aşırı bazı faaliyetlere girmelerine sebep olmuştur.[38]Ve doğal olarak veTürklere karşı katliamlarda bulunmalarına sebep oldu. Özellikle Yunanlılar bulundukları yerlerde birçokTürk köylerine saldırdılar ve buraları yakıp yıktılar aşağıda bunların ayrıntısına girilecek fakat şunu ifade etmekte yarar vardır ki Paris barış konferansı barış anlamıyla toplanmış olsa da aslında sömürgenin farklı bir isimle anılması anlamına gelmektedir.

Bu anlaşmadan sonra Türk topraklarına saldırı yapılmasına karar verildi. Yunanlıların ilk işgal ettikleri yer ise İzmir oldu

 

B.6)     Yunan Faaliyetleri

 

Yunanistan İzmir’in işgali görevini aldıktan sonra artık çeşitli şekillerde faaliyetlere başlamıştır. Bu faaliyetlerini Mustafa Turan 4 ayrı maddeden toplamaktadır.

1)      Gizli teşkilatlar kurarak halkı isyana teşvik etmek ve yapılan isyanlara destek vermek.

2)      Osmanlı hâkimiyetinde bulunan Rumları seferberlik ilan ederek bunları askere alarak eğitmekti.

3)      Yunan gençlerini eğiterek askere kazandırmak

4)      Dışarıdan gelecek herhangi tahkik komisyonlarını mümkün olduğu sürece yanıltmak.[39]

Keza Venizelos Paris’te, çantasından çıkardığı bir metinle yunan halkının ezildiğini bu yüzden kendilerine yardım edilmesi gerektiğini zira Osmanlı devletinin uhdesinde buluna diğer farklı unsurlarla birleştiğini bu yüzden yunan halkını geri plana attığını belirtmiştir.  Hatta bazı kaynaklar bu sırada Rumlar ve Ermenilerin birleşerek işbirliği yaptıklarını ve bu şekilde Osmanlı’ya karşı faaliyetler başladığını belirtmiştir.[40]

Bu sırada İzmir de bulunan Rumlarda çeşitli faaliyetlere girişmişler ve bölgede bulunan Türk ve Müslüman halkı tahrik etmeye çalışmışlardır. Ve Türkler ve Rumlar kendilerine saldırınca bu sefer batı kamuoyuna seslenerek kendilerine yapılanları anlatmaya çalışmışlardır. Venizelos bu yapılanları desteklemiş ve Avrupa’ya sürekli olarak haklı olduklarını göstermeye çalışmıştır.

Bu sırada İzmir metropoliti olan Hrisostomos İzmir de Yunanlıların çok büyük katliama maruz kaldıklarını belirtmiş ve hatta bunları teşvik dahi etmiştir fakat Nurettin paşa bunlara karşı çıkarak onu sürmüştür bu olan olayların daha da alevlenmesine sebep oldu ve böylece işgal için ortam daha da oluşturulmaya başlandı.

Venizelos bu yaptıklarının yanında birde bölgede bulunan nüfus konusuna değinerek burada Müslüman halkın çok cüzzi bir kısmı ihtiva ettiğini buna karşın Rum ve Hristiyan kesimin çoğunluğu teşkil ettiğini belirterek self determinationkavramının önemine atıfta bulunmakta ve doğal olarak işgal yetkisini kesinleştirmeye çalışmaktaydı.

Venizelos bununla da kalmıyor ve halk arasında propaganda girişimlerine başlıyordu. Özellikle İzmir de yaptıkları faaliyetlerle halka kendi yönetimlerini tanıtmaya çalışıyor ve işgale herhangi muhalefet oluşmasına engel olmaya çalışıyordu. Hatta Rumlar bulundukları yerlerde yunan bayrağı açıyor kendi binalarının duvarlarına dahi bu bayraktan asmaktaydılar.   Kendilerine yardım etme ihtimali olan Türklere finansal destek sağlayarak bunları yanına çekiyor ve kaynaklarda belirtildiği kadarıyla bazı Türk gazete ve medyası da bunların yaptıklarına göz yumarak propagandalarını yapmaktaydılar.[41]

Hristiyan halkı sürekli olarak kendilerinin katledildiğini belirtiyor ve doğal olarak batı kamuoyunu Mondros’un 7. Maddesini uygulama işlemini yerine getirme konusunda kendilerine yardımcı olunmasını istiyorlardı.

 

B.7)     Dini Kurum ve Din Adamlarının Faaliyetleri

 

            Dini kurumlar ve din adamları da işgal için gerekli zeminin oluşmasını sağlamak amacıyla çalışmalarda bulunmuşlardır. Rum din adamları Mondros imzalandıktan sonra yaşadıkları yerlerde huzurun bir türlü tesis edilemediğini ve Türklerin Hristiyan köylerine saldırdıklarını sürekli olarak buradaki halka kötü davrandıklarını belirtmişlerdir.

            Bu sıralarda Rumların İzmir’i işgal edeceğini duyan din adamları yunan yanlısı politikalarını arttırdılar ve hatta bundan sonra her iki etnik grubu birbirine karşı kışkırtmaya başladılar.  Özellikle fener Rum patrikhanesi bunun en güzel örneğidir. Rum halkının Türklere yapacakları saldırılar konusunda Hristiyan din adamları Türk kanı helaldir. Ve ne kadar Türk öldürürseniz öldükten sonra o kadar rahat edersiniz[42] diyerek halkı kışkırtmışlardı. Bu durum dindar olan kesimin işgal konusunda hassas davranmalarına neden olmuştur.

            Rum ibadet yerleri de işgalin yapılmasına zemin hazırlamak için kullanılıştır. Keza çeşitli yerlerden getirilen Rum gençler Rum kiliselerine getirilerek burada Venizelos adına yemin ediliyor ve kendisine gerekli teçhizat ve silah verildikten sonra ilgili yerlere gönderiliyordu. Hatta Rumların silahları sakladıkları cephane görevi dahi görmekteydi. Bu durum işgal sırasında Rumların hızlı hareket etmesine ve doğal olarak Türklerin kendilerini savunmasına fırsat vermeden katliam yapmalarını kolaylaştırdı.

 

 

           

B.8)     Toprak Satın Alma ve İskân Siyaseti

 

            Yunan devlet idarecileri self determination gereği bulundukları yerde nüfus olarak çoğunluğu sağlamaya çalışıyordu. Bu yüzden İngiliz devleti ve diğer bazı devletlerin desteğini alarak bulundukları yerlerde Müslümanlara ait bazı topraklar satın alıyor ve Rum muhacirleri buraya yerleştiriyorlardı. Böylece çoğunluk sağlanacak ve belki de savaş yapılmadan topraklar alınacaktı.

            Bu faaliyetler ışığında yapılanlar arasında bazı devlet adamları, din adamları, öğretmenler bulundukları yerlerin dışında farklı yerlerde kaçak bir şekilde kayıt edilmiş böylece çoğunluk sağlanmaya çalışılmıştır. [43]

            Nüfusun bu şekilde artması ister istemez Rumların bulundukları yerlerde çoğunluk sağlamasına neden olmuştu. Bu durum artık RumlarınTürkler üzerindeki tahakkümünü arttırdı. Zaten herhangi bir gerginlik anında Rumlar kiliselerde sakladıkları silahları çıkartarak Türklere saldırmakta ve savunmasız olan Türkleri katletmekteydiler.  Bu durum ilerleyen süreçte artık vaziyetim ehemmiyeti karşısında Türklerinde bazı faaliyetler içine girmesine neden oldu aşağıda kısman bu yapılanlara değinilecek ve ardından İzmir’in işgali olayına geçilecektir.

 

 

 

 

 

 

 

 

C)YUNANLILAR KARŞISINDA TÜRKLER

Yukarda değinildiği gibi Rum halkının giriştiği faaliyetler artık Türkleri'de içinden çıkılmaz bir hale getirmiş bu durum Türklerin bazı cemiyetler kurmalarına hatta gerekirse kendilerini savunacak şekilde hazırlık yapmalarını sağlamıştır.

Türkler aslında 1918 yılında itibaren Türk topraklarının işgal edileceğini biliyordu bu yüzden 6 Kasım 1918 yılında İzmir müdafaai hukuk grubunu ardından ismi değiştirilerek İzmir müdafaai hukuk-i Osmaniye cemiyetini kurmuşlardır böylece yabancılara karşı İzmir’in korunmasına çalışılmış ardından İzmir Türk ocakları kurulmuş ve faaliyetleri sürdürmüştür.[44]

Bu sırada Türkler işgallere karşı iki yol izlediler

1)      İşgallere mümkün olduğu kadar şiddetle karşı koymamaktı.

2)      Kendi içinde ‘’ilhak-ı redd-i heyet-i milliyesi’’ kurmak ve yapılan katliamları protesto etmek.

Bu eylemi düzenlemek için kurul başkanı olarak Ragıp Nurettin seçildi ve Türk ocağının başına getirildi burada Türk halkına şu konuşmayı yaptı.

-‘’ey bedbaht Türk

-Wilson ilkeleri aslında sizin hakkınızı gasp etti,

-ege bölgesinde yunan halkı çoğunluktadır diyerek memleketin Rumlara verildi.

-şimdi sana soruyorum

-Rum senden daha mı çoktur.

-artık uyanmak zamanıdır ve ortaya sürülmüş bu katliamları ortadan kaldırmak zamanıdır.

-kendi ırkının çoğunlukta olduğunu dünya kamuoyuna duyur ve bu senin görevin’’[45]

Bu konuşma halk üzerinde ciddi bazı tesirler uyandırmıştır.  Bu konuşma bildiri olarak dağıtılmak istendiyse de başarılı olamadı zira Mondros gereği haberleşme araçları İngiliz denetimindeydi.  Görüldüğü üzere bazı halklar ellerinden geleni yapmaya çalışmışlar ve basın yayın aracılığı ile halkı bunlara karşı kışkırtmaya ve ya uyanık olmaya çağırmışlardır.

            Fakat bu yapılanlar da Avrupalı devletleri durduramamış ve doğal olarak işgal daha bir hızlanmaya başlamıştır. Ve 15 Mayıs 1919 yılında İzmir’e girilmiştir.

C)1)    Redd-i ilhak cemiyeti

İzmir’de Yunanlıların yaptıkları faaliyetler karşısında Türkler tarafından kurulmuştur. Ama İzmir de Türklerin yunan halkından fazla olduğunu dünya kamuoyuna duyurmaktı.

 

C)2)    İzmir’in işgali

İzmir zaten baştan beri yunan halkını vermişti. Buda yetmezmiş gibi işgal karşısında oluşabilecek herhangi engeli de kaldırmak için buranın yöneticisi olan Nurettin paşayı indirip yerine kambur izzet paşayı getirmişti.[46]

Mondros anlaşmasının 7. Maddesini bahane eden itilaf grubu Rumların çoğunlukta olduğu İzmir’deTürklerin çeteler kurarak saldırdığını ve bu yüzden gerek kendilerinin ve gerekse de Rum halkın güvenliklerini tehlikede gördüklerini söyleyerek bu yüzden işgal görevini verdiklerini belirtmişlerdir.

Sonuçta 7 Mayıs 1919 yılında Amerika, İngiliz, Fransız, İtalya ve Yunan kuvvetleri Türk kara sularında görüldüler.[47] Aynı günün sabah saat sekiz sularında şehre girdiler.[48]

Fevzi çakmak düşman kuvvetlerinin karaya çıkarılmaması gerektiğini savunsa da düşman 15 Mayısta karaya çıktı.  Gelen kuvvetler Rum halkı tarafından çok iyi karşılandı hatta metropolit olan HrisostomosVenizelos’un yanına giderek ‘’hoş geldiniz’’ demiştir.

Bu sırada yunan askerleri şehirde katliamlara devam ettiler ve Türk subayları ablukaya alındı Türk yöneticilere incitici hakaretler ettiler ve ‘zitovenizelos’’ dedirmeye çalıştılar busırada askerlik dairesi reisi fethi bey zito Venizelos demediği için silahın süngüsüyle öldürüldü.

Bundan sonra Yunanlılar herkese kötü davranmayabaşladılar hatta bunu yaparken ırk ayrımı yapmıyorlar ellerine kim geçerse zarar veriyorlardı.[49]

Hatta daha ileri giden rum halkı bulundukları yerlerde çeşitli gösteriler yapıyor. Halkı kışkırtıyordu. İzmire doğru gelen itilaf donanmasını gören rumlar bunlara iyi görünebilmek ve kendilerini kurtarmaları umuduyla hareketlerde bulunan rumlar Osmanlı yani türk evlerine giriyor belediye ye ait binaları basarak artık buraların kurtarıldığı süsü vererek yunan bayrakları asıyorlardı.  Bu sırada direnen türklere de çok kötü muamele ediyorlardı. [50]

Doğal olarak yapılan bu faaliyetler bir kısım vatansever grubu rahatsız etmiş ve kısa süre sonra 19 Mayıs 1919 yılında gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün samsuna çıkmasıyla milli mücadele başlamış oldu. Ve 15 Mayıs 1919 yılında Türk topraklarına gelen itilaf gemileri 9 Eylül 1922 yılında geldikleri gibi hatta daha fazla kayıp vererek gittiler.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SONUÇ

 

I. Dünya savaşına farklı umutlarla giren Osmanlı devleti maalesef istediklerinin hiç birini gerçekleştirememiş savaştan yenik ayrılmıştır. Bu durum aslında itilaf grubun istediği bir durumda ve bundan sonra artık emperyel faaliyetler artarak devam etmişti.

Savaştan sonra evvela bazı anlaşmalar imzalanmıştır. İmzalan bu anlaşmadan Osmanlı ile ilgili olan Mondros mütarekesi baştan beri çözülen Osmanlı için adeta teslimiyet manasına geliyordu.

Mondros’tan sonra itilaf grubu anlaşmanın 7. Maddesini bahane ederek Türk topraklarını işgale başladılar faka 1919 yılında toplanan Paris barış konferansı ile işgal meselesi meşrulaştırılmaya çalışıldı.  Bu durum zaten işgal niyetinde olan rumların istediklerini vermişti. Artık tek amaç bulunulan yerde nümayişler çıkarmak ve kısa süre içinde batı dünyasının dikkatini çekerek izmir işgalinde kendilerini desteklemelerini sağlamaktı.

Bu olay yırlarca hâkimiyeti altında yaşadıkları Osmanlı devletine düpedüz bir ihanetti fakat bu saatten sonra ihanet konusuna kimsenin pek dikkat ettiği de yoktu.  Zira batının gözünde hasta adam olan Osmanlı atık ameliyat masasına yatmıştı. Bu durum ükeyi parçalamak ve var olan sömürgelerine yenilerini eklemek isteyen batı ülkelerine yeni bir fırsattı. Bu yüzden ülkede kargaşa oluşturmak ve mümkün buradaki azınlıklara bağımsızlık vermek tek amaçtı. Ama bunu yaparlarken bile amaç kendilerine tabii olan bir devlet kurmak ya da kurulacak bir devleti desteklemekti. Yunanlılar baştan beri batı ülkelerinin her dediğini yapmış ve bazı konularda onları desteklemişti.  Hatta daha ilerde bile milli mücadele başlarken yine batının yönlendirmesi üzerine milli mücadeleye engel olmaya çalışmıştı. Doğal olarak batı kendisine tabii böyle bir devleti desteklemeyi elbette Osmanlı ya tercih edecekti.

Ve sonuçta işgal konusunda Yunanlılara destek verecekti bu durum kaçınılmaz bir hal aldı ve kısa süre sonra da Yunanlılar karşılarındakilerin insan olup olmadığını dahi dikkate almadan direkt olarak saldırmışlar ve birçok kayıplar verilmesine neden olmuşlardır. Bu durum tarihi olaylardan ders alınması için Türklere inanılmaz bir gerekçe olarak görülmektedir.

Böylece yunan grubu İzmir’in işgali için çeşitli şekillerde hazırlıklara yaptılar ve sonuçta 15 Mayıs 1919 yılında İzmir işgal edildi. Bu durum 9 Eylül 1922 yılına kadar sürmüş fakat milli mücadele ile yani halkın bizzat kendi özverisiyle yaptığı savaş sonucu Türk toprakları kurtulmuştur.

 

KAYNAKÇA

GAZETELER

Anadolu

Ahenk

Hukuk-İ Beşer

Köylü

Müsavat

Sada-yı hak

 

KİTAPLAR

 

Arı Kemal, Türk Devrim Tarihi, C.I, Zeus Kitabevi, İzmir 2009

Armaoğlu, Fahir,  20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Alkım Yayınları İstanbul 2010

Atatürk İlkeleri Ve İnkılap Tarihi, Gazi Kitabevi, Ankara 2007

Atatürk İlkeleri Ve İnkılap Tarihi, Ayraç Yayınları, Ankara 2008

Bayar, Celal, Ben De Yazdım Milli Mücadeleye Başlarken, Medya Ofset, İstanbul, 1997

 

Küçük Abdurahman, Tümer, Günay, Küçük,Mehmet,Alpaslan, Dinler Tarihi, Berikan Yayınları, Ankara, 2009

Karal, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, C.V, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2011

                        Osmanlı Tarihi C.VI, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2007

                        Osmanlı Tarihi, C.VII, TTK Yayınları, Anlara 1977

                        Osmanlı Tarihi, C.VIII, TTK Yayınları, Ankara 2007

                        OsmanlıTarihi, C.IX, TTK Yayınları Ankara 1999

Dvornik, Francis, Konsüller Tarihi İzniktenII. Vatikan’a, Çev, Mehmet Aydın, TTK, Yayınları, Ankara 1990

 

Gürsel, Şükrü, S. Tarih Boyutları İçinde Türk-Yunan İlişkileri,(1821-1993), Ümit Yayıncılık Ankara 1990

Öklem, Necdet, İzmir’in İşgali, Işık Ofset Matbaacılık, İzmir 1999

Umar, Bilge, , İzmir’de Yunanlıların Son Günleri, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kitaplığı, İzmir 2011

Karaca Taha Niyazi, İngiltere Başbakanı Gladstone ‘Un Osmanlıyı Yıkma Planı Büyük Oyun, Timaş Yayınları, İstanbul 2011

Karpat, Kemal, Türk Demokrasi Tarih, (Sosyal, Ekonomik, Kültürel Temelleri),

İstanbul Matbaası 2007

ŞENOCAK, Bülent, Levant’ın Yıldızı İzmir, (Levantenler, Rumlar, Ermeniler, Yunanlılar), Şenocak Kültür Yayınları, İzmir 2013

Turan, Mustafa, Yunan Mezalimi,(İzmir, Aydın, Manisa, Denizli, 1919-1923), Atatürk Araştırma Merkezi Ankara 1999

 

MAKALELER:

Erdal İbrahim, ‘’Ermeni Komitecilerinin Ermeniler Ve Diğer Gayrimüslimlere Yaptığı Baskı Ve Saldırı, Osmanlı Siyasal Ve Sosyal Hayatında Ermeniler, Ed. İbrahim Erdal, Ahmet Karaçavuş, IQ, Yayınları, İstanbul 2007

Çakmak, Zafer, ’’Mondros Mütarekesi Sonrası Ermeni-Rum Yunan İşbirliği’’, Fırat ÜniversitesiSosyal Bilimler Dergisi, Cilt 16, S.2,  Elazığ 2006

 

Dinçer, Hasan, ’Mondros Mütarekesi Ve Sonrasındaki Gelişmeler’’,Başlangıçtan Günümüze Türkiye Cumhuriyeti Tarihi,  Ed. Temuçin Faik Ertan, Siyasal Kitabevi, Ankara 2012

Demirözü, Damla, ‘’Megaliİdea'dan Ankara Antlaşmasına (1930)  Eleftherios Venizelos’’,Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk YoludergisiS 35-36, Mayıs-Kasım 2005,

 

Güçlü, Muhammet, ‘’İzmir’in İşgaline Tanık Bir Zatın Kaleminden:

İzmir’de Neler Oldu? 1336/1920Kitapçığı Üzerine’’, ÇTTAD, X/22, İzmir  (2011/Bahar),

 

Turan, Mustafa,’’ İzmir'in İşgalinden Önce Anadolu'da Rum

Taşkınlıkları Ve Tedbirler’’,  Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Dergisi, S.6, (Kasım 2010) Ankara

Uzun, Hakan, ‘’1919-1950 Yılları ArasındaTürkiye – Yunanistan İlişkileri’’Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi, Cilt 5, Sayı 2,(2004),

 

 

TEZLER

Kuleli Oğuz, 1918-1930 Türk- Yunan İlişkileri, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü(Yayımlanmamış Doktora Tezi) Ankara 2007

Karaburçak, Hakan, ,  Milli Mücadelede İvrindi,  Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Yayımlanmamış Yüksek Lisan Tezi) ,Balıkesir 2002

www.tarihgazetesi.net


[1]Rahip Nataras’ın bu sözleri üzerinde Türk yönetiminin adilane bir şekilde yapılması elbette çok büyük etkiye sahiptir. Fakat diğer bir unsur daha vardır ki Hz. İsa’nın ölümünden sonra baştan beri Hristiyanlar arasında bazı tartışmalara mevcuttu çünkü her iki kilise de kendilerini asıl Hristiyan grup sayıyorlar ve dini kendilerince yorumlamaya çalışıyorlardı. Ve özellikle Katolik kilisesi kendini dinin tek temsilcisi sayıyor bu yüzden Ortodoks gruba baskı yaparak onların kendi inançlarını göre hareket etmelerini istiyorlardı. Ayrıntılı bilgi için bkz. Abdurrahman Küçük, Günay Tümer, Mehmet Alpaslan Küçük,  DinlerTarihi, Berikan Yayınları, Ankara 2009

[2]Sadrazam olacak olan kişiler genelde devşirme olarak yetiştirilen gayrimüslimlerden çıkmaktaydı.

[3]Enver Ziya Karal, OsmanlıTarihi, C.V, Türk Tarih Kurumu yayınları, Ankara 2011 ss. 102-104

[4]A.g.e, s.105

[5]A.g.e, s.106

[6]Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, C.VI, TTK yayınları,  Ankara 2007, ss.64-66

[7]Bu maddeler: Sırp beyliği bundan böyle antlaşma devletlerinin ortak kefilliği altında, haklarını ve imtiyazlarını belirten hattı hümayun gereğince Osmanlı devletinin tabiiyetinde bulunacak ve beylik milli ve müstakil idaresiyle din, iç idare, ticaret ve seyri sefain serbestliğini muhafaza edecektir. (28);  Osmanlı devletinin Sırbistan’da garnizon bulundurması hakkı,  bundan önceki nizamnamelerde mevcut şartlar dairesinde, ibka olunmuştur. Antlaşma devletleri arasında bir anlaşma olmaksızın Sırbistan da hiçbir askeri müdahale yapılamayacaktır(29) bkz, a.g.m. s.67

[8]Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, C VII, TTK yayınları, Ankara 1977, ss.13-17;

[9]Enver Ziya Karal, OsmanlıTarihi, C.VIII, TTK yayınları, Ankara 2007, ss. 14-80

[10]İbrahim Erdal, ‘’Ermeni Komitecilerinin Ermeniler ve Diğer Gayrimüslimlere Yaptığı Baskı ve Saldırılar’’Osmanlı Siyasal ve Sosyal Hayatında Ermeniler, ed. İbrahim Erdal, Ahmet Karaçavuş, IQ, Yayınları, İstanbul 2009, ss 41-53

[11]Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi,  C.VIII, TTK Yayınları, Ankara 2007, s. 127

[12]Karal, a.g.e, s.126

[13]Taha Niyazi Karaca, İngiltere Başbakanı Gladstone’un Osmanlıyı Yıkma Planı Büyük Oyun, Timaş Yayınları, İstanbul 2011, s.211

[14]Gladstone İngiltere de yetişmiş orta gelirli bir aileden gelmektedir. Aldığı eğitimler sonucu din adamı olmuş fakat kısa süre sonra Hristiyanlığın savunucusu olarak politikaya atılmıştır. Bu sırada İngiltere başbakanı Benjamin Disraeli’dir. Bu bakan Osmanlı yanlısı bir politika izlemiş hatta baştan beri Osmanlının toprak bütünlüğünü koruma politikası Disraelinin temel politikasıdır.  Fakat yapılan seçimleri kaybedince bu sefer Gladstone başa geçmiş ve Osmanlı karşıtı bir politika izlemiştir. Avam kamarasında konuşma yapan Gladstone Osmanlıyı yıkma planını kendisine değişilmez bir politika edinmiş ve Avrupa’ya barış gelmesini dahi bu olaya bağlamıştır. Hatta bazı konuşmaların Osmanlı yıkılmadıkça ve Kur’an’ı Kerim yok edilmedikçe Avrupa’ya barış gelmeyecek diyerek daha da ileri gitmiş ve Osmanlı da etnik bir düşmanlıktan ziyade hem etnik hem de dini bir düşmanlık gütmüştür.  Ermeni cemaatlerine sürekli isyan etmelerini hatta gerekirse çok fazla kan dökmelerini söylemiş ancak bu şekilde batının olaya müdahale edebileceğini belirtmiştir. Sözü edilen şahıs mısırda Süveyş kanalının açılması meselesinde karışmış başta finansal destek vererek kanalı açtırmış ve ardından verdiklerini geri isteyerek bu şekilde kanalın İngiliz güdümüne girmesine çalışmıştır., ayrıntılı bilgi için bkz: Karaca, a.g.e, (kitabın tümü)

[15]Karaca, a.g.e, ss.211.vd

[16]Kemal Arı, Türk Devrim Tarihi, C.I, Zeus kitabevi, İzmir 2010, ss. 228-236

[17]Bu tartışmaların temelini Hz. İsa’nın tanrımı olduğu yoksa insan olarak yaratıldığı ve ardından kendisine bazı özelliklerin verilip verilmediği üzerinedir.

[18]Francis Dvornik, Konsüller Tarihi İznik’ten II. Vatikan’a, çev.  Mehmet Aydın, TTK Yayınları,  Ankara 1990,

[19]Şükrü s. Gürel, Tarih Boyutları İçinde Türk- Yunan İlişkileri(1821-1993), Ümit Yayıncılık, Ankara 1993, ss.21-21

[20]Karal, C.V, s.107

[21]Gürel, a.g.e, ss.23-34

[22]Gürel, a.g.e, s.30;  Oğuz Kuleli, 1918-1930 Türk -Yunan İlişkileri,  Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü(yayımlanmamış doktora tezi) Ankara 2007, s.10

[23]A.g.e, s.17

[24]A.g.e, s.15

[25]A.g.e, ss.21-34

[26]Kuleli, a.g.e, s.23

[27]Enver Ziya Karal, OsmanlıTarihi, C.IX,  TTK Yayınları, Ankara 1999, s.506

[28]Monroe doktrini ile Amerika kendisini dış dünya ya kapamıştır. Yani bu doktrine göre Amerika dışardan kendi kıtasına bir saldırı yapılmadığı sürece kendisi dışardan herhangi bir işe karışmayacaktı. Bkz; Fahir Armaoğlu, 20Yüzyıl Siyasi Tarihi, Alkım Yayınları, İstanbul 2010, ss.99-103

[29]Ayrıntılı bilgi için bkz. Armaoğlu, a.g.e, ss. 179-182

[30]Eviyeyi Sitte Den Kasıt (Van Erzurum Bitlis Diyarbakır, Sivas Elâzığ) İlleridir.

[31]Maddeler Konusunda Ayrıntılı Bilgi İçin;Bkz; Atatürk İlkeleri Ve İnkılap Tarihi,Komisyon,Gazi Kitabevi, Ankara 2007, ss.66-67; Necdet Öklem, İzmir’in İşgali, Ofset Matbaacılık, İzmir2009, ss.21-22,Vd; Atatürk İlkeleri Ve İnkılap Tarihi,Komisyon,Ayraç Yayınları, Ankara 2008;  Hakan Karaburçak,  Milli Mücadelede İvrindi,  Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Yayımlanmamış Yüksek Lisan Tezi) ,Balıkesir 2002, ss.14-19

[32]Hukuk-I Beşer, 18 Şubat 1335

[33]Hasan Dinçer, ‘’Mondros Mütarekesi Ve Sonrasındaki Gelişmeler’’, Başlangıçtan Günümüze Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, Ed. Temuçin Faik Ertan, Siyasal Kitabevi, Ankara 2012, S.83

[34]Celal Bayar, Bende Yazdım, Milli Mücadeleye Giriş, medya ofset, İstanbul 1997, s.27

[35]Hukuk-u beşer, 14 Şubat 1335

[36]Mustafa Turan, Yunan Mezalimi,(İzmir, Aydın, Manisa, Denizli, 1919-1923), Atatürk Araştırma Merkezi Ankara 1999, S.15; Bilge Umar, İzmir’ Yunanlıların Son Günleri, İzmir Büyükşehir Belediyesi Kitaplığı, İzmir 2011, S.103

[37]Kemal Karpat, Türk Demokrasi Tarih, (Sosyal, Ekonomik, Kültürel Temelleri), İstanbul Matbaası 2007, İstanbul 1967, S.34

[38]Kuleli, a.g.e, ss.23-27

[39]Turan, a.g.e, s.12

[40]Zafer çakmak, ’’Mondros Mütarekesi Sonrası Ermeni-Rum Yunan İşbirliği’’, Fırat ÜniversitesiSosyal Bilimler Dergisi, CİLT 16, S.2,  Elazığ 2006, ( makalenin tümü)

 

[41]Turan,a.g.e, ss.20-28

[42]A.g.e, s.43

[43]A.g.e, ss.46-49.vd.

[44]Umar, a.g.e, ss.88-97

[45]Umar,a.g.e, s.111

[46]Kuleli, a.g.e, s43

[47]A.g.e, 2.44

[48]Hukuk-i beşer, 10 teşrini sani 1334

[49]Köylü, 20 kanun-i sani 1335

[50] Bayar, a.g.e, s.126-128

Sosyal Medyada Paylaş:

Facebook PaylaşımıTwitter Paylaşımı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile