24 Nisan, Lemkin ve Ötesi: Kurgular ve Gerçekler Üzerine…

24 Nisan, Lemkin ve Ötesi: Kurgular ve Gerçekler Üzerine…

Doç. Dr. M. Akif Okur
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
Ermeni lobilerinin hayli uzun zamandır dünya çapında hazırlandığı 1915 olaylarının 100. yılıyla ilgili takvim ilerliyor. Ermeni tezlerini bideviye tekrarlayan propaganda çarkının ivmesi, 24 Nisan’da önemli bir hıza ulaşacak. Ancak tartışmalar, bu tarihten sonra da bazen ısınıp kimi zaman soğuyarak gündemimizin bir kenarında durmaya devam edecek. Bu yazıda, meselenin bütününe ilişkin bazı notlar ile özellikle son dönemde sık vurgulanmaya başlanan “Lemkin Argümanı” hakkındaki düşüncelerimi aktarmaya çalışacağım.
 

Türkiye’nin “soykırım” iddiaları karşısındaki haklı tezlerini destekleyen birçok bilgi ve belge tarihçiler tarafından ortaya konulmuş vaziyette. Bunları tekrarlamayacak, ancak nasıl bir muhatapla yüz yüze olduğumuzu kısaca hatırlatmak için bazı noktalara temas edeceğim. Geçtiğimiz yüz yıl boyunca Ermeni diasporasındaki etkin unsurların 1915 olaylarıyla ilgili tavırlarının evrimi dikkatle izlendiğinde, tehcirle kabaran öfke ve intikam dalgasının daha II. Dünya Savaşı yıllarına ulaşılmadan küllenmeye başladığı görülür. Suikastler ve davalarla geçen sıcak evrelerini arkada bırakan çatışma, 1930’larda diasporanın kalesi ABD ve Türkiye arasındaki geride kalan malların tazminine ilişkin uzlaşmayla “soğuma” dönemine adım atmıştı. Ancak, 1951’de yürürlüğe giren BM Soykırım Sözleşmesi’ni 1915 olayları için kullanma düşüncesi, göçmen olarak yaşadıkları ülkelerde ciddi kimlik sorunlarıyla boğuşan diasporaya varoluşunu bağlayabileceği bir ülkü verdi. Genç kuşakların Amerikan-Fransız vb. kimlikleri karşısında bocalayışı diaspora içinde varoluşsal bir kaygı kaynağına dönüşmüştü. “Soykırım” iddialarının sürekli gündemde tutulması, diasporada doğup-büyüyenlerin “Ermeni” aidiyetinden koparak beraber yaşadıkları geniş topluma asimile olmalarını engelleyebilir miydi? Eğer Türkiye, “soykırım” suçlamasını kabule zorlanabilirse elde edilebilecek maddi-manevi kazanç çok büyüktü. Hiç olmazsa, yapılacak propaganda dünyada Ermenilere yönelik sempatiyi diri tutarak elde dilmiş bazı avantajların devamını sağlayacaktı. Diaspora ayrıca, yeni vatanlarına Türkiye’ye karşı gerektiği zaman kullanılabilecek güçlü bir ahlaki baskı aracı da sunuyordu.(1)

 

1960’larla birlikte, Ermeni diasporasının Türkiye’ye karşı aktivizminin yükselmeye başladığını, buna paralel olarak da yeni bir hafıza inşası sürecinin işlediğini görüyoruz. Tehcire fiilen maruz kalan kuşak tarihten çekilirken, “soykırım” kavgası tehcirle ilgili doğrudan deneyime sahip olmayanların elinde şiddeti eksilmeyen bir kin bayrağına dönüşüyordu. Ermeni tarihçiler ve destekçileri, 1915’te yaşananları ilgili BM Sözleşmesine uydurabilmek için gerçekliği yeniden hem metinlerde hem de Ermenlerin zihinlerinde inşâ ettiler. Türkleri canavarlaştıran siyah-beyaz tarih tasavvuru, olguları yeniden imâl ederken ürettiği gerçekliği de etkili bir kin diplomasisi mekanizmasının hizmetine sundu. Şu küçük örnek bile, olguların değişim süreci hakkında fikir yürütmemiz için yeterlidir. Encyclopedia Britannica’nın 1918 baskısında tehcirde hayatını kaybedenlerin sayısı 600.000 olarak verilmekteydi. Türkiye’ye karşı “soykırım” ithamlarının aktivizmle desteklenmesiyle birlikte ölüm istatistikleri de kabartılmaya başlar. Britannica’nın 1968 baskısında bu rakamın 1.500.000’e yükseldiğini görürüz.

 

Bu dönemden itibaren Ermeni tarih yazıcılığının kılavuzu, bütünüyle Soykırım Sözleşmesi’dir. Ancak, üretilen geniş literatür, kitlelerin duygularını hareketlendirecek bir etkileyiciliğe sahip olsa da, Sözleşmedeki “soykırım” tanımının 1915 olaylarına uygulanabileceği iddiasını bağımsız gözlemcileri ikna edecek biçimde delillendirememiştir. Tehcirin, Ermenileri yok etmek için planlandığı propagandası kesin dayanaklardan yoksundur. Elimizde, bu iddianın aksini gösteren birçok somut veri bulunuyor. Türk kaynaklarını bir tarafa bırakalım, ABD Dışişleri Bakanı Robert Lansing’in Başkan Wilson’a yazdığı 21 Kasım 1916 tarihli raporda yer alan şu ifadeler, her yıl 24 Nisan’da açıklama yapan Washington’un bile o dönemde uygulamayı eleştirse de bir yöntem olarak tehcire itiraz etmediğini gösteriyor:

 

“…Ermeniler örneğinde; onların (Ermenilerin) Osmanlı hükümeti’ne karşı meşhur sadakatsizliklerinin ve yaşadıkları toprakların askeri harekat alanı içinde oluşu gerçeğinin onları (Ermenileri) evlerini terk etmeye  zorlamak hususunda az ya da çok haklı bir zemin oluşturduğunu görebildim…”(2)

 

Paris Barış Konferansı’na Ermeni delegasyonunun başı olarak katılan Bogus Nubar Paşa’nın şu sözleri, Amerikan Dışişleri Bakanı’nın tehcir için meşru gerekçe saydığı “sadakatsizlik” tespitini doğrulamaktadır:

 

“…Açıktır ki bu yardım ve rehberlik, Müttefiklerin davası için gösterdiğimiz yorulma bilmek sadakatimize misilleme olarak Türkler tarafından ….harap edilen ülkemizi yeniden inşaya başlarken bizim için vazgeçilmez olacaktır…”(3)

 

***

 

Bu türden beyanların önemini, “soykırım” tartışmalarında kullanılan argümanlara aşinâ oldukça farketmeye başlıyorsunuz. Son dönemde sık işitmeye başladıklarımızdan biri de “soykırım” teriminin mucidi Raphael Lemkin’le ilgili. Lemkin’in “soykırım” kavramını 1915 olaylarını düşünerek tasarladığını ileri sürenler, mahkeme kararına gerek olmaksızın hükmün verildiğini ima ediyorlar. Bu yaklaşıma göre; Soykırım Sözleşmesi’nin dayandığı kavramı inşa eden kişi 1915 olaylarını model almışsa, olan-biteni tartışmanın manası da zaten kalmıyor.

 

Bu yaklaşımı iki düzeyde ele alabiliriz. Öncelikle, sözleşmeye yaptığı katkının derecesi ne olursa olsun bir uzmanın düşüncelerini hukukun kararı yerine koyamayacağımızı bilmeliyiz. Yani, Lemkin’in 1915 olaylarına yaklaşımına dair ileri sürülenleri aynen doğru saysak bile buradan tehcirin hukuken soykırım olduğu hükmüne ulaşamayız. Bunun için BM Genel Sekreter Sözcüsü Stephane Dujarric’in de yakınlarda ifade ettiği gibi; bir yasal mercinin “soykırım” tanımlamasını kabul eden hukuki bir karar vermesi gerekiyor.

 

Peki acaba Lemkin, 1915 olayları hakkında gerçekte ne söyledi? Söylediklerinin amacı neydi? Sözlerini makul biçimde nasıl yorumlayabiliriz?

 

Bu soruların cevabını bulmak için işe kronolojiden başlayabiliriz. Acaba Lemkin, “soykırım” kavramını ilk kez ne zaman kullanmıştı? Lemkin’in çalışmaları ile ilgili olarak karşımıza çıkan ilk durak 1933’teki Madrid Konferansı’dır. Lemkin burada dini ve etnik grupların yok edilmesinin engellenmesi meselesini işleyen bir tebliğ sunar; “Les actes constituant un danger general (interétatique) consideres comme delites des droit des gens”(4). Ancak, tebliğinde ne 1915, ne de “soykırım” vardır. Bunun yerine, “terörizm”, “vandalizm” ve “barbarca eylemler” ifadelerini görürüz. Konumuz açısında bakıldığında, Lemkin 1915’den 1933’e kadar geçen sürede “soykırım” kavramına henüz ulaşamamıştır. 1941’de, imkan bulan diğer bazı Polonya Yahudileri gibi, Nazi zulmünden kaçarak ABD’ye gelir. II. Dünya Savaşı yıllarında sevdiği yakınlarını da Nazi işgali yüzünden yitiren Lemkin’in üzerinde çalıştığı konu hakkında artık kişisel deneyimleri/travması ve özel bir tarihi oluşmuştur. 1944’te “Axis Rule in Occupied Europe” başlıklı çalışmasını yayınlar.(5) “Soykırım” ifadesi de ilk kez burada kullanılmıştır. Bu bilgilerin ışığında bakıldığında, “soykırım” kavramını doğuran şeyin 1915 olayları değil, Holocaust olduğunu düşünmemiz akla daha uygun geliyor. Aksi olsaydı, kavramla en azından 1933’te tanışabilmeliydik.

 

Ancak, bu hükme varabilmek için Lemkin’in 1915 olaylarıyla ilgili olarak Soykırım Sözleşmesi’nin kabulünün ardından yaptığı, anılarına yansıyan beyanlarını da açıklamamız lazım. Lemkin’in hatıraları ve otobiyografisi üzerine çalışanların yorumları şu ihtimali not etmemize imkan veriyor.(6) Lemkin, kendisini “soykırım” kavramına götüren yolculuğu anlatırken 1915 olaylarına da yer vererek, Soykırım Sözleşmesi’nin Nazi zulmünün mağdur ettiği grubun hukuk aracılığıyla intikamı gibi gözükmemesini temine ve daha genel bir ihtiyacın sonucunda ortaya çıktığını vurgulamaya çalışmış olabilir. 1959’da ölen Lemkin’in hayatının son yıllarında kaleme aldığı anıları, soykırım kavramı ve sözleşmesinden geriye doğru her ikisinin de yaslandığı meşruiyet zeminini pekiştiren bir yolculuktur.

 

Lemkin’in otobiyografisi uzun yıllar yayınlanamadı. Bu yüzden soykırım çalışmaları alanında kitabın yayınlanmamış taslaklarına atıflar yapıldığını görüyoruz. Tek bir taslağın değil, taslakların varoluşu da durumu daha fazla güçleştiriyordu. Lemkin’in kitabı, Donna-Lee Frieze’ın editörlüğünde 2013’te yayınlandı.(7) Ancak Frieze’nin aktardığı bilgilerden, taslakları elden geçirirken hangi düzeltmelerin kitabın ilk editörü, hangilerinin bizzat Lemkin tarafından yapıldığını bütünüyle kestiremediğini, kendisinin bazı kopuklukları birleştirmek ve kimi boşlukları doldurmak durumunda kaldığını anlıyoruz. Yani, elimizde ana gövdesi Lemkin’e ait olmakla beraber bütünüyle ona mal edemeyeceğimiz bir metin var. 1915 olayları ve soykırım ilişkisi gibi hassas meseleler tartışılırken bu nüansların bilinmesi önem taşıyor.

 

Bu çerçevede, Lemkin’in 1915’e dair yorumları hakkında şu notları düşmeliyiz. Lemkin, tehcirden yalnız başına bahsetmiyor. Yayınlanan otobiyografisine göre 1915, tarihte ilgi duyduğu olaylar zincirinin bir halkası. Diğerleri; aslanlara atılan ilk Hristiyanlar’dan, Endülüslü Müslümanlara, Fransız Huguenotlara, 17. yüzyılda Japonya’daki Katoliklere ve Yahudilerin muhtelif yerlerde çektiklerine kadar geniş bir yelpazeye yayılıyor. Otobiyografide yerel Polonya gazeteleri, Lemkin’in 1915 olayları hakkındaki kanaatlerinin ilk kaynağı olarak karşımıza çıkıyor. Talat Paşa’nın katili Tehliryan’ın davasıyla ilgili analizleri ise 1915 olaylarına ilgisinin ana eksenini oluşturuyor. Referans yaptığı hadiseler, kaynaklar ve kullandığı dil, Tehcire bakışının titiz bir bilimsel çalışmadan çok, popüler bilgi kanallarından edinilen genel kanaat tarafından şekillendirildiğini gösteriyor. Tehliryan’ın oğlunun Süddeutsche Zeitung’a verdiği mülakatı okuyup “kahramanının” mahkemeye yalan söylediğini bilme şansı olsaydı, muhtemelen 1915’e dair diğer yanlış kabullerini de daha kolay görebilirdi. “1.200.000 kişinin sırf Hristiyan oldukları için öldürüldüğü” iddiasını hiç bir ampirik doğrulamaya ihtiyaç duymadan kabullenmesi gibi…

***

Ele almaya çalıştığımız örnekler, 1915 olayları hakkındaki kitlesel kanaatleri yönlendirmeye çalışan popüler argümanların biraz yakından incelendiklerinde tutarsızlıklarını nasıl gizleyemediklerini gösteriyor. Doğrudan büyük acılara maruz kalmış insanlar karşısında hissedilmesi gereken insanî empati ile maksatlı olarak abartılmış tarih yorumları ve sistematik propagandanın kabarttığı kini, önünde eğilerek tatmin anlamına gelen bugünkü çağrılar arasındaki fark çok büyük. Vicdani hassasiyetlerimizi korurken yüz yıl önce ihanete kurban verdiğimiz yüzbinlerce insanımızın üzerimize yüklediği manevi sorumluluğu da hissederek bunları göğüsleyebilmek için “soykırım” tezinin yaslandığı tarihi kurguların yanı sıra propaganda çarkını besleyen sahte ahlakçılıkla da yüzleşmemiz gerekiyor. “Kendimizle dost olmaya” karar verebilirsek, saldırı silahına dönüştürülen fiktif yas seremonilerine karşı korunmak için ilk önemli adımı da atmış olacağız.

 

 

 

………………………………………………………………………………………

 

(1) Doç. Dr. Haluk Özdemir, Diaspora Ararat’ı Ararken: Ermeni Kimliği ve Soykırım İddiaları, 22 Nisan 2015, http://www.ankarastrateji.org/haber/ermeni-kimligi-ve-soykirim-iddialari-1694/.

(2) Papers Relating to the Foreign Relations of the United States,  The Lansing Papers, 1914-1920, Vol: 1, s.42

(3) Stephen Bonsal, Suitors and Suppliants, The Little Nations at Versailles, Simon Publications 2001, s.229

(4) Raphael Lemkin, “Les actes constituant un danger general (interétatique) consideres comme delites des droit des gens,” October 1933, http://www.preventgenocide.org/fr/lemkin/madrid1933.htm

(5) Raphael Lemkin, Axis Rule in Occupied Europe: Laws of Occupation, Analysis of Government, Proposals for Redress, Washington, CEIP, 1944.

(6) Donna-Lee Frieze, The, “Insistent Prophet”, Totally Unofficial: The Autobiography of Raphael Lemkiniçinde, Raphael Lemkin, Donna-Lee Frieze, Yale University Press, 2013, s. XI vd.

 

(7) Raphael Lemkin, Donna-Lee Frieze(ed.), Totally Unofficial: The Autobiography of Raphael Lemkin, Yale University Press, 2013.

Kaynak: http://www.ankarastrateji.org/

Sosyal Medyada Paylaş:

Facebook PaylaşımıTwitter Paylaşımı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile