Mektepli –Alaylı

Mektepli –Alaylı

Üçü de mektep görmediler.  Mektepli olanlar onlara imrendiler.  Şöhretlerine ulaşamadılar. Yarışa da girmediler. Saygı duydular. Gerisinde yarıştılar. Kendilerini ifadeye, ispata çalıştılar.

 Bilkent Üniversitesinde “Geçmişten Geleceğe Müfettişlik” konulu panel sonrası Ziya Selçuk Hocayla (TTK eski başkanı)  karşılaşıyoruz.  Diyorum ki;

Hocam Neşet okullu olamamaktan yakınıyor;

Okula gidemedim bu dert benimdir

Hemi benim derdim hem babamındır

Hemi babam hemi öğretenimdir.

 Garibim dersimi verenim nerede?

Keza Tatlıses;  “Urfa’da Oxford mu vardı da biz okumadık?”  diyor.

Veysel de öyle. İzzet Altınmeşe hemşerim, komşu köylüm. Yakinen bilirim hayat hikâyesini.  Okusalar bir Veysel’imiz, bir Neşetimiz, olur muydu?

  Düşünmeden “olmazdı”   cevabını veriyor. Düşünüp cevap bulmaya çalışıyorum;

Öğretmen okuluna kaydolurken terlik, havlu, pijama, diş fırçası yanında flüt de aldırılmıştı. İlk günler yatakhanelerde tuvaletlerde, flüt sesleri yankılanıyordu. Heves çabuk bitti. Flütler kenara atıldılar bir bir.

 “Süt içtim dilim yandı”

 “Pınarın başından ufak taş gelir.

 Bugün de elime alsam bu ikisini çalmak gelir içimden. Onları bilirim bir.

Sonra mandolin aldırıldı.  Bu mızraplı çalgı sesiyle inledi aynı mekânlar bu kez.

Onu çalmak daha zordu.  Bavula sığıyordu. İlk tatilde eve götürdük. Orada kaldı. Geri getirmedi çoğu.  

Bir de hatıram var.

Köyden arkadaşın babası;  “Cennetin kapısında o teller boynuz olup önüne geçecekler. Girmene engel olacaklar” demişti. Kafamı karıştırmıştı. Hak divanında ne olur bilinmez.

Gitara geldi sıra. O pahalı gelmişti bize. Arkadaştan idare etmiştik.  Birkaçımız devam ettirebildi sadece. Bir köşede unutuldu o da.

Biri daha vardı. Onu “al” “çal” diyen olmadı. Mecbur değildi. Ama en çok o dolaştırılıyordu ellerde.  Ben de almıştım bir tane.  Adana’da yirmi gün pamuk toplamıştım. Kazandığım ona yetmişti bir.   Sakınan göze çöp batarmış. Bir 16 Martta (Öğretmen Okullarının kuruluş yıldönümünde) arkadaş elinden düşürmüş, sap gövde ayrılıvermişti birbirinden. O talihsizliği yaşamıştım.

Not için flüt, mandolin, gitar. Eğlenmek için, moral için bağlama…

Neşetin şöhret basamaklarını tırmandığı yıllardı. Onun memleketinde bulunuyorduk. Çarşı pazarda o çalınıyordu hep.

Dane dane benleri var yüzünde.

Seher vakti çaldım yârin kapısını.

Karadır  bu bahtım kara.

Gönül Dağı.., Zahidem… v.b.

 Gönlümüzü bağlamaya bağlamış, öyle mezun olmuştuk. Bağlılığımız sürer o gün bugündür.

Düşünüyorum da; 

Neşet, Veysel, İbo… İyi ki bizimle kaydolmadılar? Olsalar, Allah vergisi yetenekleriyle bizlerden farklı olacakları kesindi.  Ama bir Neşet, bir Veysel,  bir Tatlıses olamayacakları da…

Ve bunlar olmasalar, nasıl bir noksanlık oluşurdu değişlerimizde, âşıklık geleneğimizde, türkü dünyamızda, onu düşünmek lazım. 

Hülasa etmek gerekse;

 “Tahsille bu kadarı sehl olmazdı.

Kimlerin kanına girdi daha böyle mevcut sistem kim bilir?

 Günyüzü göstermedi…

Göstermeyecek daha da…

Onu havalandıracak biri lazım eğitimiz üstüne. Neşet telinden..,Tatlıses dilinden.., Veysel gönlünden...

Ona ihtiyacımız var…

Osman ERENALP

Ankara Ocak 2015

Sosyal Medyada Paylaş:

Facebook PaylaşımıTwitter Paylaşımı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile