Musul ve Misak-ı Millî

Musul ve Misak-ı Millî

Musul Harekâtı’nın ardından Türkiye’de bir Misak-ı Millî tartışması başladı...

Birileri çıkıyor, “Bizi aldattılar, Misak-ı Millî’de belirlenen sınırlarımızı daralttılar; Musul’u, Ege Adaları’nı ve daha başka yerleri elimizden kaçırdık” diyorlar.

Bu iddiaların sebebi, çok kişinin Misak-ı Millî’yi uluslararası bir belge, çok taraflı bir anlaşma zannetmesidir.

Bilelim, gözden kaçırmayalım ve unutmayalım: Misak-ı Millî sanıldığının aksine öyle uluslararası bir anlaşma yahut uluslararası bir belge değil, tek taraflı bir temenni, bir niyet beyanıdır!

Önce, şimdi sık sık telâffuz ettiğimiz Misak-ı Millî’nin ne olduğunu kısaca hatırlatayım:

Osmanlı İmparatorluğu’nun son Meclisi’nin 28 Ocak 1920’de kabul ettiği altı maddelik bir bildiridir. Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik olarak çıkmamızın ardından, 1918’in 30 Ekim’inde imzaladığımız Mondoros Mütarekesi ile vatan toprakları henüz resmen olmasa da fiilen işgale uğrayınca İstanbul’daki Meclis ülkenin toprak bütünlüğü ile gelecekteki dış politikanın esaslarını altı maddelik bir belge haline getirmiştir.

“Misak-ı Millî”, işte Meclis’te oybirliği ile kabul eden bu belgenin ismidir ve altında 121 milletvekilinin imzası vardır. Defter kâğıtlarına yazılmıştır, dokuz sayfadan ibarettir, ilk üç sayfada altı maddelik metin, diğer altı sayfada da milletvekillerinin imzaları bulunur ve orijinali Genelkurmay’a bağlı ATASE’de, yani askerî arşivde muhafaza edilir.

Misak-ı Millî, Türkiye’nin tarihi bakımından son derece önemli bir belgedir; bir yerde kuruluş senedidir, İstiklâl Savaşı’nın kazanılmasında bu metnin verdiği mücadeleci ruhun büyük rolü vardır, hattâ bizim “Magna Carta”mızdır...

NELER SÖYLENDİ, NELER!

Ama, Misak-ı Millî’nin kabul edildiği dönemde milletin her kesimi tarafından benimsendiğini düşünmeyin. Meselâ edebiyatımızın ve Türkçe’nin büyük üstadı olan o zamanların muhalifi Refik Halid, Alemdar Gazetesi’nde 2 Şubat 1920’de çıkan “Yeni bir yavru daha” başlıklı yazısında Misak-ı Millî’ye bakın nasıl atıp tutmaktadır:

“...Bereketi bol olsun, başımıza bir “millî” daha çıktı, geceler bir “millî” daha doğurdu. Millet anamız yine varlığını gösterdi. Ortaya bir “millî” yavru daha attı: “Millî Mîsâk”. Aman Allahım, telâffuzu ne güç, ne çirkin, ne gayrımillî bir kelime.

...Osmanlılık devrinden kalma baba yâdigârı ahbap Minakyan Kumpanyası’nda bir aktör vardı: Hacı Misak. Bu terkip bana onu hatırlatıyor.

..Galiba “millî”ler yarım düzineyi geçti: Millî Kongre, Millî Blok, Millî Hareket, Millî Tâlim ve Terbiye, Millî Ahrar, etti altı... Şimdi “Millî Mîsâk” ile tam düzinenin ikmâline girdiğimiz anlaşılıyor.

Millî Kongre’nin ne fırıldak olduğunu intihâbatta (seçimlerde) öğrendik. “Millî Blok” da bir nevî dalavere idi, “Millî Hareket” tebeddül etti (değişti), “kaşkariko” oldu. “Millî Tâlim ve Terbiye” de nev’i- diger (diğer çeşit) bir yaldızlı hap idi, yutmadık, “Millî Ahrar” korsan gemisi idi, karaya vurdu...

Hülâsâ, bu “millî”lerin ne biçim marifetler olduğunu cümle âlem anladı, acaba “Millî Mîsâk” nedir?”.

CEHALET BEYÂNI GİBİ...

Misak-ı Millî kabul edildiği günlerde işte böyle muhalefet ile de karşılaşmıştı ama karşı çıkanlar çok fazla değildi ve nasıl yanlış yolda olduklarını tarih zaten gösterdi.

Şimdi tekrar söyleyeyim: Misak-ı Millî uluslararası bir metin değil, tek taraflı bir niyet beyanıdır, o devirde dostlarımızı düşmanlarımızı bağlayan bir tarafı yoktur. Zaten metnin kabulünden sonraki senelerde herşey değişmiş, bir utaç belgesi olan Sevr ile topraklarımız taksim edilmiş, ardından girişilen Millî Mücadele ile Sevr yırtılıp atılmış ve devletin asıl kuruluş senedi olan Lozan gelmiştir.

Dolayısı ile “Musul da, Ege Adaları da, falanca yerler de Misak-ı Millî’ye göre bizimdi ama aldatıldık, kandırıldık, masada hezimete uğradık, başımıza neler neler geldi, ne çoraplar ördüler...” diye feryad etmek bu sözleri söyleyenlerin hem Misak-ı Millî, hem de tarih cahili olduklarını gösterir, o kadar!

MURAT BARDAKÇI

HABERTÜRK

Sosyal Medyada Paylaş:

Facebook PaylaşımıTwitter Paylaşımı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile