“Kanije’den Kars’a”

Savaşlar vardır ülke kazanmak için yapılır: Malazgirt Meydan Savaşı gibi. Savaşlar vardır ülkeyi korumak için yapılır: Kanije gibi, Plevne gibi, Çanakkale gibi.

1683’den sonra aleyhimize dönmeye başlayan savaş çarkı Anadolu insanını da, Anadolu’nun tüm zenginliğini de alıp götürmüştü. Artık yeni bir toprak kazanmak için değil elimizdeki toprakları düşmana kaptırmamak için uğraş veriyorduk. Kime karşı? Rusya, Avusturya, Venedik, Papalık, kısaca bütün Avrupa devletlerinin oluşturduğu Kutsal İttifak’a karşı.

1770 yılında Adana mütesellimi Karslızȃde Hasan Paşa 2.000 süvari ile Özi Kalesi’nin muhafazasını üstlenmesi şartı ile Adana Beylerbeyiliğine atanmış ve bir daha Özi’den dönememişti.

Ankara Üniversitesi DTCF’de yıllarca okutulan bir dersin adı “İmparatorluk’tan Milli Devlete” idi. Biz “Milli Sınırlar” içerisine çekildik, Arab’ı, Arnavut’u, Rum’u, Bulgar’ı dışarıda bıraktık ve “Milli Devletimizi” kurduk diyorduk. Çocuklarımıza da böyle öğretiyorduk. Meğerse “Millȋ Devlet” “millȋ” değilmiş. Kurtuluş savaşında, Ermeni zulmü karşısında omuz omuza çarpıştığımız Kürtler “milli” olmayı, daha dar bir çerçevede “Kürt Milliyetçiliği” olarak düşünmeye ve kendi haklarını! istemeye başladılar. Batılı dostlarımız ve İran,  ellerindeki “Ermeni” argümanını kayıp edince bunun yerine  “Kürt Milliyetçiliği” argümanını yerleştirmekte tereddüt etmediler.

Her devlet kendi milli menfaatlerini gözetir. Hiçbir devlet ileride kendisine düşman olabileceğini düşündüğü bir devletin “aşırı güçlü” olmasını istemez. Bu yüzden de o devlete karşı elinde bazı kozlar tutar.  Japonlar, sürgünde bulunan bir Osmanlı şehzadesine yardım ederek onu Uygur Türkleri’nin başına geçirmeye  ve böylece Çin’i içten meşgul etmeye çalışmışlardı. Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı Mitterand’ın Hanımı Diyarbakır sokaklarında birkaç papuç parçalamış ve halkımız onda bir Kürt karışıklığı aramaya başlamıştı. Her defasında Türkiye, Fransa’yı bu tür tahriklerden vaz geçirebilmek için ona birkaç askerȋ ihale vermek zorunda kalmıştı...

3 yıldan beri Kadir İnanır gibi “ȃkıl” adamlarımız sayesinde Türk-Kürt büyük bir grup insanımız barış sürecine inandı. MHP açık bir şekilde bunu red ederken CHP’nin ne dediği neyi desteklediği çok da net değildi. Zaten olamazdı da. Çok net olursa CHP kendi içerisinden bölünebilirdi ve bir ölçüde böyle de oldu. Emine Hanım ayrı bir parti kurarak boyunun ölçüsünü aldı. Hükümet kanadı “baldıran zehiri” içmek pahasına bu süreci sona erdirmek iddiasındaydı. HDP tarafında ise durum yürekler acısı idi. Bir defa HDP bağımsız bir parti değildi. Bazen “ben bilmem Kandil bilir” diyor, bazen de “ben bilmem İmralı bilir” diyordu. Dışarıdan tipik bir “Yedi Başlı Ejderha”yı hatırlatan bu yapı Eşbaşkanlarla idare ediliyor gibi görünüyordu. Ama eşbaşkanlardan Selahattin Demirtaş,  “liseli 15 kızın zorla dağa kaçırılması” olayında verdiği demeçlerden sonra Türk halkı karşısında bütün güvenirliğini yitirmişti. Ona inanıyorsa, “inanmak zorunda olan” bir kısım Kürt halkı ve Nişantaşı’nın, Moda’nın sosyetesi inanıyordu.

17 Aralık,7-8 KasımParalelYamuk derken hükümet seçimi olaysız kapatabilmek için elindeki bütün kozları oynadı. Kürt halkının bir kısmı, ister tehdit ile olsun, ister Kürt Milliyetçiliği duygularına kapılarak olsun sonuç olarak hükümeti 3 yıllık çabasında yalnız bıraktılar. En azından bir kısmı “nankörlük” ettiler. Doğu ve Güneydoğu’da  HDP neredeyse tulum çıkardı. 100 seçmeni olan bir köyde 100 seçmenin tamamı oy kullanıyor ve tamamı HDP’yi tercih ediyordu. İşin daha da garibi bununla ilgili tek bir şikȃyet bile kayda geçmedi. “Ağzına cep telefonu sokulduktan sonra başına kurşun sıkılarak öldürülen bir vatandaş” sanırım bu olaydan  önce buna benzer bir sebepten infaz edilmişti. Sonuç olarak:

Osmanlı zamanında Kanije’yi savunmak için; Plevne’yi (Bulgaristan) savunmak için şehit veriyorduk. Bugün binlerce yıllık ana vatanımızı, Misak-ı Millȋ topraklarımızı savunmak için şehit veriyoruz. Hem de üzerinde düşman üniforması olmayan, cebinde Türkiye Cumhuriyeti kimliği taşıyan gençlere karşı. İşin daha da acı yanı bunların belki de tamamı 1985 yılından sonra, yani PKK ile mücadele başladıktan sonra doğmuş çocuklar. Kürt Milliyetçiliği için savaşıyorlar ama Türk Milliyetçiliğini “faşistlik” olarak görüyorlar. Marksizme inanıyorlar ama binlerce dönüm toprağı olangerçek bir toprak ağasını milletvekili, belediye başkanı yapmakta bir sakınca görmüyorlar. Daha doğrusu liderleri ne derse onlar da aynısını söylemeyi görev sayıyorlar. Zaten aksini söylediklerinde başlarına ne geleceğini de çok iyi biliyorlar. Bunun birçok örneği gazetelere yansıdı. Demokratik haklarını bırakıp, faşizan bir idarenin kucağına atılmak için dağa çıkan, hayatını tehlikeye atan, elini kana bulayan bir gençlik kolay kolay bulamazsınız. PKK yöneticileri robotlaştırdıkları bu insanları savaşsız bırakmayarak düşünme güçlerinin gelişmesine hiçbir zaman izin vermedi ve vermeyecek.

Kars’ta yol araması sırasında PKK’nın döşediği bir mayına basarak şehit olan 2 çocuk babası Osmaniye’li Uzman Çavuş Ali Gökçe artık öz vatanını savunmak için verdiğimiz şehitler kervanındadır. Osmaniye’nin 68. Şehidi olarak tarihe geçmiştir. Ne acı: Dün Kanije’yi Plevne’yi savunmak için şehitler veriyorduk. Bugün öz vatanımızı savunmak için şehitler veriyoruz!

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 3 yıldan beri devam eden BARIŞ ÇABALARI’ndan sonra bu şehitler bütün akıl ve vicdan sahiplerini üzmüştür.

 PKK boruzanları bu cinayetleri kınamak yerine, “tekrar 1990’lara mı dönülüyor” endişesi içerisindeler. Biz de, “tekrar 1985’lere, Eruh Baskınlarına mı dönülüyor” endişesi içerisindeyiz.

Eskilerin sözü ile söylersek “Es-sulhu ahsenü”. Yani “Barış iyidir”. Ama gerekirse sadece bir Mehmetçik için bile bin defa ölmeye de razıyız.

Türk, Kürt, Arap bütün şehitlerimizin mekȃnları Cennet olsun. Türk olsun/Kürt olsun bu gencecik fidanların hayatlarının baharında kara toprağa düşmesine sebep olan, kandan beslenen yaratıklara lanet olsun.

Prof. Dr. Yılmaz KURT/ AdanaMedya

Sosyal Medyada Paylaş:

Facebook PaylaşımıTwitter Paylaşımı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile