Hafıza Şampiyonu Tarihçi: Mükrimin Halil Yınanç

Hafıza Şampiyonu Tarihçi: Mükrimin Halil Yınanç

Sadece insanlar değil, semtler de öksüz ve yetim kalır. Bu acıyı yaşayan semtlerin semtine kimseler uğramaz olur. Büyük tarihçi Mükrimin Halil Yınanç Hoca’nın ölümünden sonra Beyazıt ve çevresi işte böyle bir mateme büründü. Çınarlarını altında hüzün rüzgarları esti. Laleli kahvelerindeki çayların demi bozuldu. Küllük’teki küller küllendi. Ahbab u yârânın ciğerleri kavruldu. Tarih sohbetleri, tarihe karıştı.

Evet, bütün Türkiye’nin, hatta dünyanın en büyük İslam tarihi uzmanı Ord. Prof. Dr. Mükrimin Halil Yınanç, Maraş’ın Elbistan ilçesinde doğdu, ama bütün bir ömrünü, adını Bayezid-i Veli’den alan bu tarihi semtte geçirdi. Kırklı, ellili ve altmışlı yıllarda Beyazıt ve çevresi açık hava üniversitesi veya serbest akademi görünümündeydi. Merkezindeki üniversiteyle, fakülteleriyle, camileriyle, kütüphaneleriyle, dalları geçmiş zamanın derinliklerine uzanan çınarlarıyla, kültür ve sanat adamlarının deveranına ve cevelanına sahne oluyordu. Tarihi mabedin şadırvanında sular şakırken, koltuk değneği gibi yanında taşıdığı asırlık çınarın altında yaz ikindileri yaşanıyor. Asaf Halet Çelebi, olanca çelebiliğiyle göstererek Kütüphane-i Umumi’nin kapısından içeri dalıyor, orada Saadettin Nüzhet Ergun’la göz göze geliyordu.

Matematik profesörü olmasına rağmen çağdaşları tarafından tarihçi ve edebiyatçı bilinen Nuri Karahöyüklü Hoca, Gazi Osman Paşa’nın Plevne savaşında kullandığı kılıcın kabzasındaki yazılardan bahsediyor. Ali Nihat Tarlan bir yandan Tebriz’li Saib’in divanından şiirler okuyor, diğer taraftan Şiraz bahçelerinden güller deriyordu. Eski İstanbul’un ediplerinin ve lebiblerinin toplandığı bu mekan daha nice renkli konuşmalara, yakası açılmadık fıkralara, söz ve ses oyunlarına sahne oluyor; mesela Ahmet Hamdi Tanpınar “Güvercin topuklarıyla gezinen sükut”u dile getirirken, Yahya Kemal “Aziz İstanbul”un azizlerini nefis şiirlerinin ambalajıyla süsleyerek anlatıyor, Abdülbaki Gölpınarlı, Melami dervişlerini, “Melamet” perdesine bürünerek anlatıyordu.

Tam bu sırada Mükrimin Halil hoca söze karışıyor; Abbasi halifelerinin saraylarında görev alan Türk kumandanlardan bahsediyor, Sa’d bin Vakkas hazretlerinin bir vuruşta on düşman askerini nasıl birden yere serdiğini anlatıyor, bu sırada savurduğu sağ eliyle hemen yanı başında duran garsonun çay tepsisindeki bardakları tuz buz ediyordu. Merhum Türk tarihine, İslam tarihine olan derin vukufiyetiyle dinleyenleri adeta coşturuyordu, geçmiş zamana hayalen koşturuyordu. Tarihi olayları günün aktüalitesi haline getiriyor, en küçük bir ayrıntıyı bile saatlerce anlatıyordu.

Hoca’nın en önemli özelliklerinden biri de güçlü hafızasıydı. Deyim yerindeyse merhum tam bir hafıza şampiyonuydu. Gerek ders verirken, gerekse özel sohbetlerde konuşurken en hurda teferruatı bile ihmal etmez, tarihi savaşlara katılan büyük kumandanları, onların maiyetinde bulunan diğer kumandanların adlarını, babalarının ve dedelerinin isimlerini, mensup oldukları kabileleri, lakaplarını, hatta kullandıkları kılıçların şekillerini bile gözlerinizin önünde canlandırır, tarihi olanca manzarasıyla dünden bugüne getirir, etrafındakileri heyecanlandırırdı. Merhum tarihçi Mithat Sertoğlu’nun da ifade ettiği gibi, talebelerinden de bu hafıza gücünü bekler, tarihle uğraşmak isteyenlerin mutlaka böyle bir özelliğe sahip olması gerektiğini ileri sürerdi. İmtihanlarda da hep hafızaya dayalı sorular sorar, tabii ki bu türlü soruları cevaplandırmak hayli güç olurdu. Hatıralarını bizzat kendisinden dinlediğim Adnan Giz’e fakülte bitirme imtihanlarında Abbasiler zamanındaki Horasan valilerini say demiş, Adnan Bey’in doğru cevaplar vermesi üzerine başka hiçbir soru sormamış, tam numara vermişti.

Mükrimin Halil hoca Türk tarihine adeta aşıktı. Türkleri İslam’ın kahraman ordusu olarak kabul ediyordu. Selçuklu tarihinin yegane uzmanıydı. Tuğrul Bey’in türbesinin resmini sürekli yanında taşırdı. En çok Yıldırım Bayezid’i, Kanuni Sultan Süleyman’ı sever, Artuk Bey, Afşin ve Atsız gibi Selçuklu kumandanlarına büyük hayranlık beslerdi. Plevne’nin düştüğünü namaz kılarken öğrenip bir daha başlarını kaldıramayanları minnetle anar, “Türk milletinin çobanında bile mizah vardır, Türk milletinin eşkiyası bile merhametlidir!” derdi. 

Mükrimin Hoca ilk gençlik yıllarında Paris’e gider. Dünyaca ünlü kütüphanelerden biri olan Bibliotheque Nationel’e devam eder. Orada “Düsturname-e Enverî” adında bir kitaplar karşılaşır. Bu kıymetli eserden bir tane edinmek için hemen harekete geçer. Fakat iş o kadar kolay değildir. Tek nüsha olan eserin fotoğrafını çekmek, fotokopisini almak, dışarı çıkarmak mümkün değildir. İşte tam bu sırada Hoca’nın meşhur hafızası imdada yetişir. Her gün beş on sayfa ezberler, akşam kaldığı otele gelip onları yazar. Böylece kitabı baştan sonra istinsah eder. Daha sonra İzmir’de ortaya çıkan tam bir Düsturname-i Enveri ile karşılaştırılınca aralarında hiçbir fark olmadığı anlaşılır.
İşte Hoca böyle bir hafıza şampiyonu idi.

 

Dursun GÜRLEK / Vahdet Gazetesi

Sosyal Medyada Paylaş:

Facebook PaylaşımıTwitter Paylaşımı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile