Taşın Ağladığı Ülke: Kırım

Taşın Ağladığı Ülke: Kırım

Mustafa Oğuz

2.Dünya Savaşı sonunda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) Devlet Başkanı Stalin, Kırım Türkleri' nin savaş sırasında Almanlarla işbirliği yaptığını iddia ederek topyekûn sürgüne gönderilmesini emretti. Emir, 18 Mayıs 1944 gecesi Kırım Türkleri' ne iletildi. Bütün halkın iki saat içerisinde, evlerinden alabildikleri eşyaları alarak, bulundukları köyün-kasabanın şehrin meydanında toplanmaları istenildi.

Evini terk etmek istemeyenler zorla götürüldü. Direnenler, dipçik darbeleriyle hemen ayakta öldürüldü. Çığlıkların doldurduğu gökyüzünün karanlığını delmeye çalışan güneş, kana bulanmış Kırım topraklarına ilk ışıklarını gönderirken, 423.100 kişiden oluşan Kırım Türkleri, hayvan taşınmasında kullanılan tren vagonlarına, âdeta istif eder gibi yerleştirildiler. Vagonlara doldurulanların 57.000'i 0-5 yaş arası çocuk, 68.000'i ise 60'ın üzerinde yaşlı insanlardı. Yapılan işlem, Kırım Türkleri'ni yok etme politikasının, o günün öncesinde ve
sonrasında, tarihin yazmadığı bir vahşetle uygulanması idi.

Vasfiye Ana Anlatıyor

Bir aydan fazla süren yolculuk sırasında, kimsenin vagonlardan inmesine asla izin verilmedi. Her türlü ihtiyaçlar, vagon içerisinde karşılanıyordu. Ölenler, pencerelerden rast gele atılıyordu. Yolculuk sırasında 195.371 kişi öldü. 

Kırım Türkleri' nden bu sürgün olayını yaşamış ve Kırım'a geri gelebilme bahtiyarlığına ermiş Vasfiye İbrahim'in ağzından bu acı olayları aktarmak istiyorum sizlere:

"1923 yılında Kuybışev Rayonu'nda Adımçorak köyünde doğdum. Babam Hacı Halil Efendi'nin oğlu İbrahim Efendi, Zincirli Medreseyi bitirdi. Yıl 1943. 15 yaşındaydım.

Köyümüzün gençlerini; hatta eli silâh tutan yaşlı erkekleri ya Almanlar ya da Ruslar tarafından savaş için götürdüler. Babamı hasta olduğu için götürmediler. Birkaç komşu kadın bizim evde kalıyordu, çünkü evlerinde hiç erkek kalmamıştı. Babamı ve babam gibi köyümüzde tesadüfen kalmış erkekleri, genç, yaşlı demeden bütün kadınları; hatta benim gibi yetişkin çocukları Almanlar çalıştırmaya götürüyor, acımasızca çalıştırıyorlardı. O günlerde Almanların elinde kaç kişi öldü hatırlamıyorum.

Gündüz Almanlar' ın yaptıkları yetmez gibi kendimize yetmeyen üç dilim kuru ekmeği de geceleri dağlardan inen partizanlar elimizden alıyor, karşı gelen olursa evlerini yakıp tekrar dağlara kaçıyorlardı. O vakitler partizanlar bizim eve geldiklerinde 10 yaşındaki kardeşim ve ben, annemin elini sıkı sıkı tutar, annemden medet umardık. Zavallı babacığım ne kadar da çaresizdi. Ne yapacağını bilmez, odanın içinde bir sağa bir sola deli gibi dolanıp dururdu.

1944'te kış yeni yeni bitmeye başlamıştı. İşte o dönemlerde Almanlar bizim köyü bırakıp gittiler.

Kara Kara Kamyonlar Kapımıza Dayandı

Köyümüzün erkeklerinden bazıları köyümüze dönüp geldiler. 17 Mayısta kapımızın önünden kara kara kamyonlar, arabalar geçti. Biz onların neden buraya geldiklerini çok merak etmiştik. Her eve bir asker koydular. Eniştem Nafî'yi Ruslar iş ordusuna götürdükleri için o gece bize Kokoz köyünden yanında iki çocuğuyla Hüsniye teyzem geldi. Üç çocuğuyla evde kalmıştı. Bizim evde bekleyen asker, teyzeme acımış olacak ki, teyzemi evine çocuklarının başına gitmesi için çok zorladı. Ama niçin gitmesi gerektiğini söylemedi. Biz o askerin neden öyle söylediğine bir anlam veremedik. Meğer o gece Kırım Tatar halkının kara gecesiymiş. Hiç unutmadım o kara geceyi. Kara toprağa girene kadar da unutmayacağım.

Tan atmak üzereydi. Dışarıda bir takım gürültüler duyuluyor, hiç kimse uyumuyordu. Herkes çok tedirgindi. Çok geçmeden büyük bir gürültüyle kapı vuruldu. Kapıyı babam açtı. Hiçbir şey söylemeden babamın göğsünden itekleyerek içeriye askerler girdi. Bize bağırdılar, küfür ettiler, kudurmuş köpekler gibi sağı solu dağıttılar. Kufan'ın içinde 45 ruble vardı, onu aldılar, gözlerine ne güzel gözüktüyse onu aldılar. On yaşındaki kardeşimin yeni çizmelerini alıp bu bizim ayağımıza sığmaz diye dışarıya fırlatıp attılar. Ben korkup şaşırdığımdan içinde en çok sevdiğim mavi gerdanlık olan kutucuğumu aldım. Askerin biri yüzüme bir tokat vurup elimden kutuyu çekip aldı. Annem ve teyzem yanıma geldi. Üçümüz birden birbirimize sarılıp hüngür hüngür ağladık. Çocuklar da bizlere sarılıp ağlıyorlardı. Garip babam, ne yapacağını bilmiyordu.

Sadece 15 Dakika Müsaade

Sonra askerler: "Size 15 dakika müsaade. Hazırlanıp kapının önünde bekleyin." diye bağırdılar. Acele etmemiz için tüfeğin dipçiği ile bizleri itekliyorlardı. Ben ne bulduysam çuvala doldurdum. Askerin biri o çuvalı bıçakla yardı, benim topladıklarımı sağa sola saçtı. Üstüme çabuk çabuk üç-dört entari giydim. Daha hiçbir şey alamadan vaktiniz doldu diye itekleyerek bizleri çıkardılar. Bizim horanta (aile) çıkana kadar yukarı mahallenin ahalisini köy meydanına toplamışlardı.

 İnsanlar bir koyun sürüsünden farksızdı. Ağlayan kadınlar, çocuklar, çaresiz erkekler... Bunları yaşamayan anlayamaz. Allah düşmanımın başına vermesin. Büyük kamyonlar geldi. Babam askerlerin başı olan adama gidip hiçbir şey alamadığımızı, izin verirse eve gidip birşeyler almak istediğini söyledi. Sonra bizi kamyona bindirip kendisi evden 1-2 kilo un, biraz yağ alıp geldi. Kamyon hareket etti. Ağlaya ağlaya Albat'a geldik.

Bizimle birlikte Belişa Ağa'nın oğlu Seyitveli de vardı. Seyitveli savaşta Sovyet ordusunda başarılı olduğundan subaylığa kadar yükselmişti. O, kamyondan inip askerlere haksız yere zulmettiklerini anlatmak istedi. Bunun üzerine Seyitveli’nin rütbelerini sökerek kuşağına bağlı tabancasını kuşağıyla birlikte alıp bizim arabamıza iteklediler.

Bütün halkı Bahçesaray stadyumuna topladılar. İnsanların toplanması bittikten sonra oradan tren istasyonuna götürdüler. İnsanların arasında çeşitli söylentiler çıkmıştı. Kimi bizi götürüp toplu hâlde öldürecekler, kimi çalıştırmaya götürüyorlar, kimi bizi sürgüne götürüyorlar, diyorlardı. Herkes bir şeyler söylüyordu, ama hiç kimse nereye, niçin gittiğini bilmiyordu. İstasyonda daha birçok köyden tanıdık insanlarla karşılaşıyorduk.

Ben çocuk aklımla köy mollasının mahşer yerini anlattığı günleri hatırlıyor, herhalde biz mahşer yerindeyiz diye düşünüyordum. Çünkü molla efendinin dedikleri oluyor, hiç kimsenin kimseye faydası dokunmadan başlarının çaresine bakıyorlardı. Rus askerleri ise gözüme cehennem zebanileri gibi gözüküyordu. Ama bu kundaktaki bebeklerin ne günahı vardı, diye düşünüyor, sonra da Allah'a kötü şeyler düşündüm diye affetmesi için dua ediyordum.

Tren geldi, yanımıza yanaştı. Vagonlarda daha önce hayvan veya mazot taşındığı gübre ve mazot kokusundan belli oluyordu, Karabahtlı halkımızı ite kaka hayvan ve, yük vagonlarına balık istifler gibi doldurdular. Bizim köyün ahalisinin bindiği vagonlarda hiç yer kalmamıştı. Onun için bizim aile Kahmtay ve Topçuköy köylüleri ile aynı vagona bindi. Vagonda ayak basmaya yer yoktu. Hepimiz bindikten sonra askerler vagonun kapısını kapattılar. İçeride karanlıktan birbirimizi dahi tanıyamıyorduk.

Ben annemin elini hiç bırakmadım. Kardeşim babamın yanında, teyzem ve çocuklar da bizim aramızda duruyordu. Vagonun içi o kadar doluydu ki herkes oturamıyor, güçlü olanlar sırasıyla ayağa kalkmak zorunda kalıyordu.

Açlıktan Perişandık

Kemiklerimiz sertleşti, bütün gücümüz tükendi, Açlıktan ne yapacağımızı bilmiyorduk. Tuvalet ihtiyacımızı insanların üstüne basa basa vagonun bir köşesine girip yapıyorduk.
Artık hiç kimse kimseden utanmıyordu. Vagonumuzda kaç kişi öldü, artık sayamaz olmuştum. Ağlamalar, iniltiler, o iğrenç kokular arasında nasıl aklını yitirmedim hâlâ şaşıyorum.

Hiç durmadan iki gün mü, üç gün mü bilmiyorum, kaç gün gittik? Vakit kavramını kaybettiğimiz zaman tren durdu. Kapılarımız açıldığında yolculuk bitti zannettik. Ama bitmemiş... Askerler vagonların kapağını açtılar. Yemek pişirebileceğimizi, ama tren vagonuna zamanında binmezsek burada kalacağımızı bağırarak bildirdiler. Zavallı insanlar... Kimisi ölüsünü gömmeye çalışıyor, kimisi iki taşın arasında çalı çırpı koyup aş pişirmeye çalışıyor, yetiştirirlerse yetiştiriyor, yetiştiremezse dağın başında kalıyordu. Analar, babalar yavrularını kaybettiler.

Günahsız yavrularının ölüsünü gömemeden, dağın başında kurtlara, kuşlara yem olarak bıraktılar. Bu böyle günlerce devam etti. Vagonumuz, yolda kalan ve ölen insanlardan sonra nispeten boşalmıştı. İnsanlar bitlendi, kurtlandı... Zalim yolculuk bittiğinde Özbekistan'ın Semerkand şehrindeydik.

Özbekistan’a Vardık, Zulüm Yine Devam Etti

Suçumuz bitmemiş olacak ki yeni işkence metodları burada da başladı. Önce bizi hamama yıkanmamız için götürdüler, sonra gece Putnik-Kaytaştaki kömür ocağına çalışmak için getirdiler.

Bir hafta üstü açık çukurda yaşadık. Oradan da havuç tarlasına götürdüler. Havuç tarlasında çadır kurmamız için 10 metre çadır bezi ve iki adet demir çubuk verdiler. Özbek halkı ilk günlerde bizim yanımıza hiç yaklaşmıyor, veba hastalığı var gibi bizi gördükleri yerde kaçıyorlardı. Hem çadırda yaşıyor, hem çalışıp para kazanıyor, hem de ev yapmaya çalışıyorduk.

Hükümet bizlere ev yapmamız için 2500 gümüş kredi verdi ama 5000 gümüş geri aldı. Bizim ev iki ay içinde bitti. Ama yaptığımız evin tavanı toprak olduğu için bütün bir kış su içinde yaşadık. Topraktan, oturmak için sedirler yaptık. Bana iş elbisesi verdiler. O elbiseyi gündüz giyiyor, gece ise minder olarak kullanıyorduk.

 Biz ev yapmaya başladığımız zaman Kırım'dan bizimle gelmek zorunda olan teyzemin diğer üç çocuğunun Siri Derya eyaleti Bayaut köyünde olduğunu öğrendik. İki hafta içinde kaynatasını ve çocuklarını bulup geldiğinde perişan durumu daha da perişan hâle gelmişti. Trende on yaşındaki oğlu Niyazi, daha sonra da kaynanası ölmüş. Çok geçmeden oğlu Fevzi, iç burma hastalığından öldü.

Hasat sonu idi. Tarlalara gidiyor, toprak üstünde kalmış tek tek arpaları gizli gizli toplayarak kendimize yiyecek bulmaya çalışıyorduk. Bir gün teyzemin oğlu Hikmet, arkadaşları ile arpa toplamaya gitmişlerdi. Ufak torbalarına birer birer arpa taneleri topluyorlardı; fakat o sırada at üstünde ekip başı ve tarla bekçisi gelince kaçmaya başladılar. Arkalarından yetişen ekip başı küçük Hikmet'e atın tekmesiyle vurarak yere düşürdü. Sırf karınlarını doyurmak amacı ile arpa topladıkları için, yavrucağızı, kırbaçla vura vura oracıkta öldürdü.

Teyzemin kızı Halide de hastalanıp öldükten sonra zavallı teyzeciğim beş çocuktan yalnız Halife'yle kaldı.

Yaşadığımız yerde ismimizin bulunduğu bir deftere her ay gidip imza atıyorduk. Eğer izinsiz bölgeden çıkacak olursak ya da imzamız olmazsa ceza olarak Sibirya'ya 20-25 yıl tekrar sürgüne gönderiyorlardı. Korkumuzdan muhakkak imzaya giderdik. Hastalansak, bir köyden diğer köydeki hastaneye gidecek olsak, izin almak için bir hafta sürünürdük.

Bu çölde yaşamak biz Kırım Tatarları'na çok zor geliyordu. Kırım'ın bağına, bahçesine, taşına, dağına, beyaz toprağına, suyuna hasrettik. Her günümüz Kırım türküleriyle,manileriyle, çınlarıyla geçer olmuştu. Elimize Kırım'dan gelen su geçtiğinde çoluk-çocuk, genç-yaşlı hepimiz bir araya gelir; sanki zemzem suyu gelmiş gibi herkese yetsin diye yudum yudum içer ve ağlaşırdık.

Kaynak: Türk Edebiyatı Dergisi

 

Sosyal Medyada Paylaş:

Facebook PaylaşımıTwitter Paylaşımı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile