Soğuk Savaş Döneminde Karşılaştırmalı Türk ve Amerikan Dış Politikası

Soğuk Savaş Döneminde Karşılaştırmalı Türk ve Amerikan Dış Politikası

GÖKHAN ÖÇALAN

Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Uluslararası İlişkiler

Soğuk Savaş olarak adlandırılan dönemde, ABD ve Türkiye arasındaki ilişkilerin çıkarlar üzerine kurulu olmasından dolayı ülkelerin dış politikaları inişli çıkışlı seyir izlemiştir. Ancak dönemin geneline bakıldığında politikalar birbiriyle örtüşür mahiyette olmuştur. Bu durumdaki esas etken, SSCB’nin Türkiye de dahil olmak üzere Avrupa ve diğer bölgeler üzerindeki yayılmacı politikaları ve ideoloji ihraç girişimleridir. ABD bu girişimlere genel itibariyle çevreleme politikasıyla karşılık vermiştir. Mevcut gelişmeler doğrultusunda da bu çalışmada, Soğuk Savaş dönemi boyunca Türk ve Amerikan dış politikalarının analizi ve karşılaştırılması yapılacaktır.

Türk Dış Politikası’ nın Temel İlkeleri

Türkiye’nin kuruluşundan beri uyguladığı dış politika, Statükoculuk ve Batıcılıktır. Esas amaç ise mevcut sınırların muhafaza edilmesi ve dengelerin olduğu şekilde sürdürülmesidir. Türkiye bu doğrultuda Statükoculuğun temel esasları olan, denge oluşturma çabaları sürdürmüş ve diğer ülkelerle paktlar, antlaşmalar imzalamıştır.

İkinci Dünya Savaşı Dönemi’nde de Türkiye’nin temel politikası Statükoculuğun bir sonucu olarak, savaşa girmemek ve mevcut sınırları korumaktı. İkinci Dünya Savaşı sırasında savaşan ülkeler çeşitli nedenlerle Türkiye’yi kendi tarafında görmek istemiş ancak Türkiye uygulamış olduğu dengeli politikasıyla savaşa girmemeyi başarmıştır. Türkiye’nin savaşa girmemesindeki ana neden ise, ülkeyi savaşın yıkımından korumaktı.

Soğuk Savaş boyunca da ilkesi batıcılık olan Türkiye, Sovyet Rusya’nın toprak ve Boğazlar üzerindeki taleplerine karşılık Batı Bloku’nda yerini kuvvetlendirmeye çalışmıştır. Temel politika Batı güvenlik şemsiyesi altında kalarak toprak bütünlüğünü korumak olmuştur.

Sovyet Rusya’nın 1945 yılında, Türkiye ile 1925’te imzalanan “Dostluk Antlaşması’nı uzatmaması, Boğazlar ve Türkiye üzerinde bazı toprak taleplerinde bulunması Türkiye’nin Batı eksenli politika izlemesini hızlandırmıştır. Bu gelişmeler de Türk- Amerikan ilişkilerinin yapısal bir çerçeveye oturmasını sağladı. Dış politikadaki karşılıklı işbirliği Türkiye’nin NATO’ya üye olmasıyla da doruğa ulaştı. Türkiye’nin NATO’ya girmesinde en büyük etkiyi yaptığı genellikle kabul edilen Sovyet tehditlerinin gerçek olup olmadığını, Stalin’in hakikaten harekete geçme niyeti ve potansiyeli bulunup bulunmadığını sorgulamak anlamlı değildir. Çünkü uluslar arası ilişkilerde önemli olan algılamadır ve Türkiye o dönemde sübjektif olarak büyük bir tehdit algılamıştır. ( Oran, 2009:496)

Amerikan Dış Politikası’ nın Temel İlkeleri

            Amerika Birleşik Devletleri’ nin kuruluşundan beri dış politikada temel ilkeleri, iç ve dış güvenliği güvenceye alacak önlemler, demokrasi, insan hakları, özgürlük kavramlarının yaygınlaştırılması, serbest piyasa ekonomisinin ve liberal politikaların yaygınlaştırılması olmuştur.

Soğuk Savaş, savaş sonrası yılların başlarındaki en önemli politika sorunu olmuştur. Bu olgu Sovyetler Birliği ve Birleşik Devletler arasında süregelen anlaşmazlıkların bir ürünüydü. ( Cincotta, 2002:281) Bu dönem boyunca ise Amerika’nın uygulayacağı, dış politikasının da temelini oluşturacak politika “tahdit” yani çevreleme politikasıydı. Bu politikanın amacı, Sovyetler’ in Doğu Avrupa’dan Batı’ ya doğru genişlemesini engellemek, bir saldırı durumunda ise sınırlı güç kullanmaktı. Truman Doktrini ve sonrasında Marshall Planı bu politika neticesinde hazırlanmıştır. Amaç, İkinci Dünya Savaşı’nda yıkıntıya uğrayan Avrupa ülkelerinin ekonomik ve endüstriyel anlamda yeniden inşasıdır.

Bu dönem boyunca, Amerika’nın dış politika ve savunma modelinde Avrupa vardı, Asya ise ikincil konumdaydı. Sovyetler’in baskısını Asya’ya doğru çevirmesi ve ardından yaşanan Kore Savaşı, Amerika’ nın Anti-Sovyet olan politikasını Anti-Komünist politika haline getirmiştir.

Başkan Eisenhower döneminde ise Amerikan dış politikası caydırma politikası şeklini aldı. Caydırıcı güç ise nükleer silahlardı. Ancak Amerika bu gücünü kullanmakta isteksizdi sadece caydırıcı amaçlı kullanmayı amaçlıyordu. Amerika’nın Vietnam Savaşı’ndaki politikası da Çin’ in okyanus bağlantısı kazanmasını engellemek ve Çin’ i karaya hapsetmekti.

Soğuk Savaş Dönemi Boyunca Türkiye- ABD İlişkileri ve Karşılaştırması

            İkinci Dünya Savaşı’ nın bitimini takiben, Sovyetler etki alanlarını Doğu Avrupa’ya doğru genişletti. Sovyetler Birliği, Türkiye’yi ve özellikle İstanbul’u kontrol altında tutup Akdeniz’e geçme yolunu kazanmak istemiştir. Başkan Harry Truman’ın İran ve Türkiye’nin politik bağımsızlığını ve sınır bütünlüğünü destekleme faaliyeti, Rus dış politikasının yarattığı bu ani krize karşı bir reaksiyondur. Sovyetler’ in bu çabaları A.B.D.’yi Amerikan politikasını yeniden değerlendirmek zorunda bıraktı. Bu durumda Churchill, Soğuk Savaş’ın artık başladığını ve Amerikalıların İngiliz-Amerikan-Rus ittifakından oluşan Birleşmiş Milletler rüyasından vazgeçmeleri gerektiğini vurguladı.

Amerika Birleşik Devletleri, Sovyet dostluğunu kazanma politikasından vazgeçti ve Amerikan Dışişleri Bakanı James Byrnes bu yeni tutumu “metanet ve sabır politikası” olarak tanımladı. Bunun anlamı Sovyetler Birliği uzlaşmaz bir tutum içine girdiği takdirde, A.B.D.’nin ‘ciddi’ bir pozisyon alması demektir. Harry Truman’ın “Tahdit Politikası” olarak bilinen ve Amerika’nın Soğuk Savaştaki dış politikasının temelini oluşturacak bir plan tasarladı. Bu politikanın amacı Sovyetler Birliğinin Doğu Avrupa’dan Batı’ya doğru genişlememesini engellemek ve bir saldırı durumunda ise sınırlı bir güçle karşı koymaktı. (Erkan, 2010: 188)

Türkiye ve ABD ilişkileri de İkinci Dünya Savaşı’ nın ardından yoğunluk kazanmıştır. İki ülke arasındaki ilişkiler genel olarak 1990’lara kadar Sovyet çekişmesi ekseni etrafında gelişmiş ve evrim geçirmiştir. ( Beriş, Gürkan, 2003:5)

Savaşın bitimiyle birlikte Türkiye’nin önüne çıkan seçenekler, Türkiye’yi Batı Bloku ile birlikte hareket etmeye itti. Bu tercihin oluşumu bir anlık karar değil, çok boyutlu faktörlerin oluşturduğu bir süreçti. Türkiye’nin tercihini Batı’dan yana kullanması, ilk başta Batı tarafından içtenlikle kabule yok açmadı. NATO’nun Avrupalı üyeleri, o dönemde Sovyet tehdidi altında bulunan Türkiye için yeniden savaşı göze alamayacaklarını belirtiyorlardı. Ayrıca ABD’nin yaptığı Marshall yardımlarından Türkiye’ye de pay verilmesine istekli değillerdi.

Nihayetinde Türkiye, ABD’nin SSCB’yi çevreleme politikasında kilit bir rol üstlenerek 1947 Truman Doktrini ve Marshall Yardımı ile, ABD’nin önderliğini üstlendiği sistem içinde yer alma isteğini bir politik uygulamaya dönüştürmüştür. (Beriş, Gürkan, 2003:6)

ABD’nin Sovyet Bloku’na karşı Truman Doktrini ile başlattığı “Çevreleme Politikası” sürecinde askeri ve stratejik konumu Türkiye’ye NATO üyeliğinin kapısını açtı. Kuzey Kore’nin Güney Kore’ye saldırması üzerine başlayan 1950-53 Kore Savaşı’na ABD’nin yanında katılan Türkiye, bütün şüphelere ve ön yargılara karşı NATO üyesi ülkeler arasındaki yerini aldı.

Türkiye ABD ile paralel olarak benzer ittifak girişimlerine yönelmiş ve bu doğrultuda 1955 yılında “Bağdat Paktı” nı kurmuştur. ABD bu pakta gözlemci statüsünde katılmıştır. ABD’nin bu kararındaki başlıca nedenler ise, Sovyetler Birliğini de Orta Doğu’da benzer ittifaklar kurmaya teşvik etmemek, Mısır’ı Sovyetlerle daha da yakınlaşması yönünde tahrik etmemek, Amerikan şirketleri tarafından işletilen Suudi Arabistan petrollerinin arz güvenliğini tehlikeye sokmamak, Anti-Semitist Araplarla ve diğer İslam ülkeleriyle birlikte hareket ederek, paktın İsrail’e karşı yapılmış olabileceği kuşkusu uyandırmamak gibi sebepler ABD’ye Orta Doğu politikası bakımından sınırlayıcı etki yaratmıştır.( İşyar, 2013:480)

Amerika’da başkanlığa Eisenhower’ in gelmesiyle daha sert açılımlar yaparak Sovyetlerle “soğuk” mücadeleye girmiştir. Bu doğrultuda gerek Orta Doğu gerekse de Asya-Pasifik’te yeni ittifaklara yönelmiştir. Amerikan dış politikasında da “tahdit politikası” nın yerini “caydırma” politikası almıştır. Eisenhower Doktrini, bu sert açılımların dile getirildiği bir doktrin olmuştur. ABD bu doktrinle ilk kez Orta Doğu’daki yaşamsal çıkarlarını belirlemiştir. Sovyetler’ in bölge için tehdit olduğu üzerinde durularaktan Bağdat Paktı ülkelerine yapılacak bir saldırının ABD’ye yapılmış olacağı vurgulanmıştır. Türkiye de dahil olmak üzere Pakt ülkeleri ABD’nin bu kararını memnuniyetle karşılamışlardır.

Marshall Planı Türkiye’nin Orta Doğu ilişkileri açısından bazı sorunları da beraberinde getirdi. ABD’nin Türkiye üzerinde bazı konularda baskıları artmıştır. Bunların başında “hava üssü” konusu gelmektedir. Türkiye alan dışı görevlerde ABD’nin üsleri kullanmasına izin vermemiştir. Bunlara ek olarak Türkiye ve ABD’nin karşılıklı olarak imzalamış oldukları güvenlik anlaşmaları da benzer politikaların uygulanmasını zorunlu kılmıştır.

14 Temmuz 1958 tarihinde Irak’ta bir askeri darbe olmuş ve Krallık rejimi sona ermiştir. Bu durum ise Irak’ın Bağdat Paktı’ndan çekilmesine ve sonrasında paktın dağılmasına neden olmuştur. Türkiye öncülüğünde Bağdat Paktı, CENTO’ya dönüştürülerek Irak’ın komünizme hedef olmaması için ABD bir takım gayretlerde bulunmuştur. ABD, 1959 yılının Ekim ayında İngiltere, Türkiye ve İtalya ile anlaşma yaparak buralara orta menzilli füze yerleştirmiştir. Türkiye’de İzmir’de bir üs kurulmuş ve inisiyatif ABD’ye verilmiştir. ( Sandıklı, Dağcı, 2006: 108) Bağdat Paktı’nın CENTO’ya dönüştürülmesini takiben Türkiye ve ABD arasında 5 Mart 1959 tarihli Güvenlik İşbirliği Anlaşması imzalanmıştır. Anlaşmaya göre, ABD, Türkiye’ye bir saldırı durumunda, Türk hükümetinin talebiyle silahlı güç kullanmak da dahil olmak üzere her türlü yardım ve işbirliğine hazır olacaktı. ABD, ayrıca Türkiye’nin ulusal bağımsızlık ve bütünlüğünün korunmasıyla, ekonomik gelişmesinin etkili bir biçimde devamının sağlanması için askeri, ekonomik yardımlar vermeye devam edecekti.( Oran, 2009: 569)

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Avrasya ana kıtasının merkezi gücü olarak çıkmış SSCB’yi çevreleyerek denetim altına alma politikasının Avrupa ayağı olarak kurulan NATO’nun ardından CENTO ve sonrasında SEATO’ nun da devreye sokulmasıyla SSCB Norveç’ten Uzak Doğu’ya kadar uzanan bir hat üzerinde kuşatılarak denizlere ulaşmasının önüne geçilmeye çalışılmıştır. (Davutoğlu, 2009: 226)

1960’ların Türk dış politikasında NATO hala temel taş niteliğinde kalsa da, Soğuk Savaş sürecinde yumuşama yaratan 1960’ların “Barış İçinde Birlikte Yaşama” ve 1970’lerin “detant” süreçleri, Türkiye’nin ABD’ye yönelik politikalarında olumsuz rol oynamıştır. Kendi öneminin eksildiği algılaması içindeki Türkiye, güvenliği açısından ABD ve Batıya kendini daha fazla bağımlı hissetmiştir. ( Beriş, Gürkan, 2003: 6)

Türkiye’de ordunun 27 Mayıs 1960’ta yönetime el koymasıyla birlikte Arap ülkeleri ve bağlantısızlar hareketi ile ilişkileri geliştirmek suretiyle dış politikada çeşitlilikten söz edilmeye başlanmıştır. İktidarların kararlarına yansımamakla birlikte, 1960’lar boyunca iç gelişmelerde giderek artan anti-Amerikan eğilimler, dünyadaki siyasi bloklar arasındaki gerilimin azalması ve bağlantısızlar grubunun etkisi gibi faktörler dolayısıyla, Türk-Amerikan ilişkilerinde bazı sarsıntılar yaşanmıştır. Bu eğilimlerin artmasının nedenleri arasında birkaç olayı göstermek mümkündür: Birinci olay, ABD ve SSCB arasında İnönü’nün bir savaşı göze alarak ABD’ye destek vermiş olmasına rağmen, 1960’ta SSCB üzerinde uçarken düşürülen U-2 casus uçağı dolayısıyla çıkan sürtüşmelerdir. Olay Türkiye ve SSCB arasında kısa süreli bir bunalıma yok açmıştır. U-2 casus uçağının Adana’daki İncirlik üssünden havalanması ister istemez Türkiye’nin de soruna dahil olmasına yol açmıştır. Kruşçev 5 Mayısta yaptığı açıklamada, hükümetinin ABD uçaklarının faaliyetine izin veren ülkelere uyarıda bulunacağını belirtti. Ayrıca, bir saldırıya karşı güdümlü füzelerle karşılık verileceğini, saldırıda kullanılan üslerin öncelikli hedef olacağını vurguladı. Bu sözler Türkiye’ye karşı açık bir tehdit niteliği taşıyordu. ( Oran, 2009: 574) Bir diğer olay da 1962 Küba krizi sırasında Türkiye’nin bir pazarlık unsuru yapılmaktan öte değerlendirilmemesi, bu pazarlıklarda Türk çıkarlarının hesaba katılmaması ve ABD’nin Jüpiter füzelerini Türkiye’den sökme kararını almasıdır.

İkinci önemli gelişme, Kıbrıs’ta yaşanan 1963-64 olayları sırasında ABD’nin Yunanistan’a yakın bir tavır içinde bulunmayı tercih etmesidir. Kıbrıs olayları sırasında ABD Başkanı Johnson’un Başbakan İnönü’ye yazdığı mektupta Amerikan silahlarının Kıbrıs’ta kullanılmasını men etmesi ve Türkiye’ye bu yüzden gelecek bir Sovyet saldırısında, NATO anlaşmasının işlemeyeceğini bildiren mektubu ile İnönü’nün “yeni bir dünya kurulur, Türkiye’de onun içinde yerini alır” tarzındaki yanıtı ile başlayan ve Türkiye’nin 1964’ten itibaren Sovyetler ile ilişkileri düzeltme arayışlarına da yol açan tartışmalar, o zamana kadar ciddi bir sorun yaşanmayan ilişkilerde gerginlik yaratmıştır. Dikkate alınması gereken üçüncü önemli faktör, öğrenci hareketlerinin 1968’den itibaren başlamasına paralel biçimde, anti-Amerikan gösterilerde gözlenen artıştır.( Beriş, Gürkan, 2003: 6)

Türkiye, bu dönem ABD ile yaşanan gerginliklerin ardından, AB ile ilişkilerini geliştirme yoluna gitmiş, kısa süreli de olsa blok dışı bazı yaklaşımlarda bulunmuştur. Özellikle 1964 Johnson Mektubu sonrası dış politikada bağımsızlık çabaları artmıştır. Bu doğrultuda ABD’nin Vietnam politikasına da muhalefet etmiştir. Kıbrıs olayları ile ilgili ABD’nin Yunan tezlerine yakın politika izlemesi, Türkiye ile Sovyetler’ in yakınlaşmasında etkili olmuştur. 1967’de Kıbrıs’ta EOKA saldırıları başlayınca Amerika, Türkiye’nin adaya yeniden müdahale etmesini engellemiş, bu doğrultuda Türkiye’de Amerikan karşıtı eylemler de artış göstermiştir. Sonuç olarak Johnson Mektubu’nun Türk Dış Politikası’ nın bağımsızlığına olumlu etkileri olmuştur.

1970’li yılların başında, dönemin ABD başkanı Nixon’ un Türkiye’ye afyon üretiminin durdurulmasına dair baskısı ilişkileri geren bir diğer konudur. Başkan Nixon’un ABD’de yapılacak seçimlerde yürüttüğü kampanyaların başında gençlerin uyuşturucu bataklığından kurtulması geliyordu ve o dönemde de Türkiye, dünyada afon üretiminde önde gelen on ülkeden birisi olarak gösteriliyordu. Bu doğrultuda Türkiye ve ABD 30 milyon dolarlık yardım karşılığı Türkiye’nin afyon üretimini durdurması konusunda anlaştı. Ancak ABD’nin 10 milyon dolar yardım yapması ve bu yüzden Türkiye uğradığı ekonomik zarar sonucu 1974 yılında afyon üretimine tekrar başlaması ilişkilerin yeniden gerilmesine neden oldu. Buna karşılık ABD’nin tepkisi de ekonomik ve askeri yardımların askıya alınması oldu.

1974 yılının Temmuz ayı içinde EOKA-B’ nin Kıbrıs’ta darbe yapması ve katliamlara başlamasının ardından Türkiye, dönemin başbakanı Ecevit’in emriyle 20 Temmuz 1974’te adaya “Barış Harekatı” gerçekleştirmiştir. Bunun üzerine adadaki üç garantör ülke olan Türkiye-Yunanistan ve İngiltere Cenevre’de görüşmelere başlamış ancak görüşmelerden sonuç çıkmamasının ardın Türkiye adaya 16 Ağustos 1974 tarihinde ikinci askeri harekatını gerçekleştirmiştir. Adadaki Türklerin varlığı açısından kaçınılmaz olan İkinci Kıbrıs Harekatı, birincisinin aksine dünya kamuoyunda Türkiye’nin aleyhine bir havanın doğmasına sebep olmuştur. Yunanistan hesaba katılmaz ise, İkinci Kıbrıs Harekatı’na en şiddetli tepki Sovyetler ve ABD tarafından gelmiştir. ( Armaoğlu, 2007: 806) Amerika, yapılan askeri harekatta kullanılan silahların menşeileri ile ilgili sorun neticesinde Türkiye’ye silah ambargosu uygulamış ve askeri kredileri durdurmuştur.

Kıbrıs krizi ve Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren Amerikan silah ambargosu ardından, 1970’lerde Avrupa ile ilişkilerin geliştirilmesine çaba gösterilmiştir. Kendi ekonomik sıkıntılarının da etkisiyle Washington, uluslararası yükümlülüklerinin bir bölümünü, başta Almanya olmak üzere, müttefiklerinin sırtına kaydırma düşüncesiyle bu fikre yakınlık duymuştur. Bu yıllarda, Yom Kippur Savaşı’nı izleyen petrol ambargosu ve Kıbrıs müdahalesinin ABD silah ambargosu ile birleşen etkisi, Türkiye’nin ekonomik bir krize girmesine neden olmuştur. ABD ambargosu ancak 1978 Eylül’ünde kaldırılmış ve Türkiye, göreceli bir rahatlığa kavuşmuştur. ( Beriş, Gürkan, 2003: 7)

1970’li yıllar biterken Türkiye ABD ilişkilerini etkileyen bir diğer olay ise 1979 İran Devrimi olmuştur. İran’ın devrim ardından ABD ile ilişkileri kesmesi ardından ABD’nin İran’a bir dizi yaptırım kararı aldı ve bu yaptırımlara müttefiklerinin de uymasını istedi. Ancak Türkiye, dış politikasını böyle dışarıdan bir etki altına sokmayı istemedi ve İran ile olan özel durumunu ileri sürerek Amerikan kararlarına katılmayacağını bildirdi. Türkiye’nin Rehineler Krizi’nde ABD’nin İncirlik üssünü kullanmasını da reddetmesi, ABD tarafından eleştiriyle karşılanarak Türkiye’nin ne kadar güvenilebilecek bir müttefik olduğunun sorgulanmasına neden oldu. ( İşyar, 2013:502) Türkiye bu tutumuyla başka ülkelerin çıkarlarını savunmak adına kendi çıkarlarını gözü kapalı tehlikeye atmamıştır. Bu kriz, ABD’nin Türkiye’den destek isteyip de karşılık bulamadığı ender olaylardan biri olmuştur.

Amerika, İran’dan tamamen kopmasından ve 27 Aralık’ta SSCB’nin Afganistan’a girmesinin ardından Türkiye’ye stratejik olarak daha fazla önem atfetmeye başlamıştır. Bu gelişmelerin ardından yapılan değerlendirmelerde Türkiye, ABD için krizli bir bölgede güvenilir bir müttefik olarak tanımlanmıştır. Irak ile İran arasında 1980 Eylül’ünde patlayan ve 8 yıl süren savaş da Türkiye’nin bölgesel önemini artıran bir etken olmuştur. Nitekim Türkiye’deki 1980 darbesi de Amerika tarafından olumlu karşılanmış ve yardımların devam edeceğini belirtmiştir. Çünkü istikrar Türkiye’ye yeniden geliyordu. 1980 Kasımında Amerika’da Başkanlık seçimini Ronald Reagon’ın kazanması ve Reagon’ın dış politikası, Türkiye ile Amerika arasında yeni bir dönemi açmıştır. ( Armaoğlu, 2007:825) Avrupa Birliği’nin 12 Eylül askeri darbesinin ardından Türkiye ile ilişkileri askıya aldığını duyurmasının ardından, darbe yönetimi dış politikada yoğunluğu tekrar ABD’ye vermiştir.

Amerika-Türkiye ilişkilerinde 1980’lerin önemli bir gelişmesi de Brzezinski Doktrini ve Çevik Kuvvet’in (Rapid Deployment Force) oluşturulması sürecidir. Reagan, 1981 Ocağında Başkanlığı devraldığında İran’da İslami rejim egemen olmuş, CENTO dağılmış, SSCB Afganistan’ı işgal etmiş ve Yunanistan’da anti-Amerikan retoriği ile Papandreu’ nun PASOK’u seçimleri kazanmıştır. Aynı dönemde, askeri yönetim altındaki Türkiye ise, Amerika için istikrarlı bir müttefik görünümü çizmiştir. Bu koşullarda Brzezinski, “Türkiye’den Pakistan’a uzanan bunalım kuşağında SSCB’nin artan etkinliği karşısında”, yeni bir strateji yaratılması gerekliliğini ortaya koymuştur. Bu strateji, ABD’nin Sovyet nüfuzunun artmasından çekindiği petrol bölgesindeki kontrolünü pekiştirmeye yöneliktir. Bu düşünce uyarınca Çevik Kuvvet, Basra Körfezi başta olmak üzere bir Doğu-Batı çatışması olasılığında Ortadoğu’yu korumak gerekçesi ile oluşturulmuştur.

İran’ın kaybından sonra, Çevik Kuvvet projesinde, Ortadoğu’da, Doğu ve Batı arasındaki tampon bölge olan Türkiye’nin Doğu Anadolu bölgesi özel bir önem kazanmıştır. Yeni stratejide Ortadoğu ve Körfez petrolünün savunması, bir şekilde NATO şemsiyesi altına sokulmaktadır. NATO üyesi olan Türkiye’nin önemi bu anlamda Mısır ve İsrail ile karşılaştığında daha da artmaktadır.( Beriş, Gürkan, 2003: 8) ABD Savunma Bakanlığına rapor halinde sunulan Wohsletter doktrini, SSCB’nin Körfezdeki bunalımdan yararlanmasını önlemek için Türkiye’den Pakistan’a kadar bir İslam kuşağı oluşturulmasını önermiş, bu kuşağın da hem birbirleri ile hem de Çin ile ilişkilerinin geliştirilmesinin teşvik edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Raporda, radikal İslam da ABD için tehdit sayılmıştır. Bu çerçevede 12 Eylül askeri müdahalesi sonrasında Türkiye’ye yardım muslukları kısa sürede açılmıştır. İslam kuşağı doktrinine (Wohlstetter doktrini) paralel biçimde askeri müdahale sonrası Devlet Başkanı Kenan Evren, gezilerin önemli bir bölümünü Suudi Arabistan, Körfez Devletleri, Mısır, Tunus, ve Pakistan gibi ülkelere gerçekleştirmiştir. ABD de bu açılımı teşvik etmiştir. Böylece Türkiye-ABD ilişkileri en sıcak dönemine girmiştir.

Ancak ilişkilerin bu en sıcak dönemlerinde yine zaman zaman gerilmeler olmuştur. Nitekim ABD Temsilciler Meclisi’nde gündeme gelen sözde “Ermeni Soykırımı” yasa tasarıları ve KKTC’nin kurulmasının ardından yaşanan “tanıma” sorunu ilişkilerin kısa süreli gerilmesine neden olmuştur.

1990’lı yıllar Türkiye ve ABD arasında, Irak başta olmak üzere, pek çok konuda ikili reaksiyon ve girişimlerin adeta tava vurduğu yıllar olmuştur. ( İşyar, 2013:517) Saddam’ın Irak’ına karşı girişilen “Çöl Fırtınası” harekatında yapılan işbirliği de bunun bir göstergesidir. Türkiye, bu olayda, Amerika ve müttefiklerinin yanında gönüllü olarak yer almış, savaşa doğrudan katılmamakla birlikte topraklarındaki üslerin kullanımına ve Çekiç Güç’ün Türkiye’de konuşlanmasına izin vermiş; Irak’a karşı uygulanan ekonomik yaptırımlara da katılmıştır. Nitekim Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında dağılmasını da takiben Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle ortaya çıkan boşluğun doldurulması konusunda Türkiye ve ABD dış politikalarında paralel seyir izlemiştir.

Sonuç

Türk-Amerikan ilişkisi her ne kadar Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin Sovyetler Birliği karşısında güvenlik arayışları çerçevesinde başladı ise de, bu ittifakın asıl çıkış noktası Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinde olduğu gibi kendisini Batı’ya yakın görmesi ve Batı’nın temel değerlerini cumhuriyet yönetimine ilke edinmesi yahut edinmeye çalışmasından kaynaklanmaktadır. ( Gürbüz, 2010: 167) Dış politikaların çoğunlukla ortak bir seyirde gittiği Soğuk Savaş döneminde kimi zaman görüş ayrılıkları da yaşanarak ilişkilerin gerildiği, farklı politik adımların atıldığı durumlarda söz konusudur. Johnson Mektubu ardından gelişen politik süreç, Afyon Sorunu, 1974 Kıbrıs Müdahalesi, Ermeni Sorunu gibi konularda ilişkilerin gerilmesini takiben ülkeler birbirinden bağımsız politika izleme yoluna gitmiş ancak Soğuk Savaş’ın mevcut atmosferi genel olarak Türkiye ve ABD’nin ortak hareket etmesini zorunlu kılmıştır.

İkili ilişkiler ve karşılıklı dış politika, 1980 Askeri Darbesi’ni takiben olumlu şekilde devam etmiş, Körfez Savaşı sırasında da zirveye çıkmıştır. Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında dağılmasından günümüze kadar geçen sürede de mevcut ilişkiler müttefik iki devlet anlayışından sapmamıştır.

Kaynakça

ARMAOĞLU, F. (2007) 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi 1914-1995, Alkım Yayınevi, İstanbul

BERİŞ Y. GÜRKAN, A. (2003) Türk-Amerikan İlişkilerine Bakış: Ana Temalar ve Güncel Gelişmeler, TÜSİAD ABD Temsilciliği Değerlendirme Raporu, Washington

CINCOTTA, H. (2002) Ana Hatları ile Amerikan Tarihi, Regional Program Office, Vienna

DAVUTOĞLU, A. (2009) Stratejik Derinlik: Türkiye’nin Uluslararası Konumu, Küre Yayınları, İstanbul

ERKAN, B. (2010) Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği Arasındaki Soğuk Savaş Yıllarında Amerikan Dış Politikası, Sosyal Bilimler 8/1, Manisa

GÜRBÜZ, M. (2010) Türk-Amerikan İlişkilerinde İttifak Sürecinin Başlaması, SÜ İİBF Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi, Konya

İŞYAR, Ö.G. (2013) Karşılaştırmalı Dış Politikalar: Yöntemler-Modeller-Örnekler ve Karşılaştırmalı Türk dış Politikası, Dora Basım-Yayın Dağıtım, Bursa

ORAN, B. (2009) Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, İletişim Yayınları, İstanbul

SANDIKLI, A. ve DAĞCI, K. (2006) Büyük Orta Doğu Projesi: Yeni Oluşumlar ve Değişen Dengeler, Tasam Yayınları, İstanbul

İnternet Erişim Adresleri

“Soğuk Savaş Dönemi Türk Dış Politikası” http://ertugrulkarakus.blogcu.com/soguk-savas-donemi-turk-dis-politikasi/7222650# Erişim Tarihi: 27.12.2013

“Soğuk Savaş Döneminde Türkiye’nin İzlediği İç ve Dış Politika” http://asyaahileri.com/turkiye-nin-izledigi-ic-ve-dis-politika_h259.htmlErişim Tarihi: 26.12.2013

“Türkiye ve ABD İlişkilerinde Truman Doktrini ve Marshall Planı” http://sbe.balikesir.edu.tr/dergi/edergi/c12s21/makale/c12s21m24.pdfErişim Tarihi: 30.12.2013

AKADEMİK PERSPEKTİF

 

Sosyal Medyada Paylaş:

Facebook PaylaşımıTwitter Paylaşımı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile