Hasan Sabbah Ve Haşhaşiler

HASAN SABBAH VE HAŞHAŞİLER

 I. GİRİŞ: NİÇİN HAŞHAŞİLER?

Tarih sahnesi üzerinde pek çok kültür, devlet, din ve örgüt rol oynamıştır. Bunlardan bazıları tarihin akışını doğrudan etkilerken, bazıları kayda değer bir etkiye sahip olamamış, kısa zamanda silinmiştir. Bu kurumlardan bazıları kuruluşları, ömürleri ve ortadan kayboluşları boyunca klasikleşen bir yol izlerken bazıları daha zikzaklı bir hayat sürmüştür. Bazıları dikkat çekecek nitelikteyken bazıları unutulup gitmiştir.

Bu kurumlar arasında birisi vardı ki, pek çok soru işaretiyle, pek çok sırla dünya sahnesinden çekildi. Yıkmaya planlanmış olan bu grup, popüler bir mesele olan terörizm yöntemine öncülük etti. Suikastçi manasına gelen "assassin" kelimesini Batı dillerine armağan eden bu örgüt olmuştu (Lewis 2, 9). Kendilerini başarıyla saklayabilen bu grup hakkında, bir dönem yalnızca hikayeler uydurulabildi. Kendilerini gizleme konusunda o kadar başarılıydılar ki, insanlar bu grup hakkında büyük bir merak taşısalar da, hala birbirine girmiş pek çok bilgiyle yüz yüze geliyorlar, hala örgüt hakkında net bir bilgiye ulaşamıyorlar. Dış dünyanın tesirlerine kapalı olduğu halde dış dünyaya tesir edebilen bu grup, neredeyse iki yüzyıl boyunca varlığını korumuş ve örgütün tarih sahnesinden silinmesi, onlara ilk mağlubiyetlerini tattıran Moğol hükümdarı Hülagu'nun eliyle gerçekleşmiştir.

Bu örgütün büyük bir dahi olan otoriter lideri, örgüt mensuplarını kendisine öyle sağlam zincirlerle bağlamıştı ki, "öl" dediğinde tereddütsüzce ölen, "öldür" dediğinde gözünü kırpmadan öldüren pek çok fedaiye sahip olmuştu. Sahip oldukları tüm vatanları, küçük fakat güvenli bir kaleden ibaret olan bu örgütün üyeleri, dünya gözüyle gördükleri cennete kavuşmak için ellerinden geleni yapıyorlar, dünyayı perde arkasından yönetiyorlardı.

Bu çılgın insanlar kimlerdi? Kimdi bu deha lider? Ne zaman yaşadılar, ne yaptılar? Neye inandılar, tek bir insana şüphesizce nasıl iradelerini teslim edebildiler? Kullandıkları metodlar nelerdi? Hangi şartlar onları böyle bir örgüt oluşturmaya itmiş olabilirdi?

Haşhaşiler örgütü ve Hasan Sabbah hahkkında kaleme alınmış olan güvenilir kaynakların ışığı altında, bu makalede bu soruların cevaplarını tek tek ele almaya çalışacağız.

II. HAŞHAŞİLERİN DOĞUŞUNDAKİ SEBEPLER

A. TARİHİ SEBEPLER

İslam, 7. Yüzyılın başında Arap Yarımadası üzerinde Kur'an-ı Kerim'in indirilmesiyle doğmuş ve günümüzde en çok mensuba sahip olan iki dinden birisi haline gelmiştir. Bu dinin mensupları, bir çok sorununu Kur'an'a bakarak çözmeye gayret edegelmiştir.

İslam’la alakalı temel meseleleri barındıran Kur'an'ın anlatım tarzı her çeşit insanı etkileyebilecek belagate ve özgünlüğe sahiptir. Diğer yandan, teşbihlerle ve sırlarla yüklü olan bu anlatım tarzı, Müslümanlar arasında çeşitli anlaşmazlıkların doğmasına sebep olmuştur. Kur'anın anlaşılmasıyla ilgili uç noktalarda yer alan iki zıt görüşü özetlemek gerekirse, bu görüşlerden ilki Kur'an'ı akla gelen ilk manasıyla anlamak gerektiğini, diğer görüş ise Kur'an'daki ayetlerin en az iki manaya sahip olduğunu, bunlardan birisi görünen mana iken ikincisini ise yalnızca masum imamların çıkarabileceğini, insanların bu imamlar tarafından keşfedilen manayı esas alması gerektiğini savunmaktadır. Bu görüşe göre Cennet'te daha iyi bir derece elde etmenin yolu da masum imamları izlemekten geçer (Apaydın).

Bahsettiğimiz ikinci görüş, genellikle Şii Müslümanlar arasında yayılmıştır. Şiilik, tarih içinde bir siyasî mesele olarak doğmuş olsa da, zamanla Sünnilikten itikat yönüyle de ayrılmış ve iki mezhep arasındaki inanç farklarından birisi de bu nokta olmuştur. Bahsettiğimiz ikinci görüşü inançlarının temeline oturtan Şii gruplardan birisi de İsmailî'lerdir.

İsmaili'lerin kuruluşunu, İslamic Voice dergisi yazarı Abdullah Tarık'tan okuyalım:

"İmam Cafer-i Sadık, Zaidi Şii'ler hariç diğer Şii tarikatlarına göre altıncı imamdır. Cafer-i Sadık'tan sonra Şiiler arasında ciddi bir ayrım meydana gelmiş ve Cafer-i Sadık'ın büyük oğlu İsmail'i imam kabul edenler bu tarihten sonra İsmaili olarak anılmaya başlamıştır. İsmailî'lerin imam kabul ettiği Mustanser Billah'ın ölümünden sonra, bu grup da alt gruplara bölünmüştür. Mustanser'in oğlu Nizar Mısır'da hapsedilmiş, fakat Hasan
Sabbah gibi bazı destekçilerinin yardımıyla kaçmayı başararak önce Suriye'ye, oradan da İran'a gelmiştir. Nizar'ın imamlığını kabul edenler Nizarî İsmailîler olarak tanınmıştır.” (Tarık, Temmuz 2000)

Tarık'tan da öğrenebileceğimiz gibi Hasan Sabbah bir Nizarî İsmailî'dir. Şia'nın bu tarikatına göre imam, dinin kuralları hakkında söz sahibidir ve kuralları o nasıl yorumluyorsa, insanlar da kurallara bu şekliyle uymalıdır. Kur'an'daki ayetlerin gizli manalarını bulup çıkarma yetkisini taşıyan bu kutsal kişi, selefinden aldığı imamlığı peygambervarî varlığında temsil eder ve kural koyabilir (Hodgson 8; wikipedia: Hashshashin).

Kendi inanç sistemini bu temel üzerinde yükselten Hasan Sabbah, Kur'an'ı istediği gibi yorumlama ve insanlar tarafından onaylanma fırsatını elde etmiştir. Ayrıca Nizari'lerin doğuşu da Hasan için ayrı bir şans olmuştur; zira Nizar'a yardımcı olan Hasan, Nizar'ın yandaşları arasında sempati toplamıştır. Dolayısıyla Nizarî'liğin inanç sistemi ve kuruluş aşaması, Hasan için doktrinini yayma noktasında büyük yardımcı olmuştur.

B. GÜNCEL SEBEPLER

Haşhaşilerin fikri temeline ek olarak başka güncel etmenler de var olmalıdır ki bu derece özgün ve mühim bir örgüt kurulabilsin. Makalenin bu bölümünde, Hasan Sabbah'ın bu örgütü kurarken sahip olduğu düşüncelere ve örgütün tepki duyduğu dönemin güncel hadiselerine kısaca değineceğiz.

11. Yüzyılın ikinci yarısında, dünya üzerindeki durum oldukça kaotik bir resim ortaya çıkarıyordu. Selçuklular, sınırlarını batı ve güney istikametinde genişletmiş ve kısa bir zaman içerisinde İran, Suriye ve Anadolu topraklarının bir bölümünü fethederek Bağdat'taki Abbasi halifesinin hamisi haline gelmişti. Bu dönemde Sünni Müslümanların dinen bağlı oldukları kişi Abbasi halifesiydi, bu sebeple siyasi gücünü kaybeden halifeyi hamiliği altına alan Selçuklular Sünniler arasında büyük bir prestij elde etti. Şii güçlerin Abbasi halifesi üzerinde kurmaya çalıştığı baskıyı engelleme görevi de bu şartlar altında Selçuklular’a düşüyordu.

Öte yandan, Suriye ve Mısır'da, İsmail’i Şii'lerin dünya siyasetindeki en büyük temsilcisi olan Fatımî halifesi hüküm sürüyordu. Fatımî'ler, Abbasiler'in halifeliğini kabul etmiyor ve Şii Müslüman'ların liderliğini yürütüyorlardı. Fakat bu tarihte Fatımî'lerin durumu da, Abbasi halifelerinin durumundan pek farklı değildi. Fatımî halifesi Mustanser'in ölümünden sonra Fatımî ülkesinde taht kavgaları vukuu bulmaya başladı. Devletin yönetimini ele geçiren Ermeni asıllı general Bedr'el-Cemali, Mustanser'in küçük oğlu Mustali'yi halife ilan etti. Bu durum, Hasan Sabbah'ın da içerisinde bulunduğu bir kısım radikal İsmaili'yi memnun etmedi ve Mustanser'in büyük oğlu olan Nizar'ı başa geçirmek için bu muhalif grup çalışmalar içerisine girdi (Hodgson 47).

Bu olayların cereyanında kendisi de bazı roller oynayan Hasan Sabbah, elbette ki bu hadiselerden etkilenmiş olmalıdır. Hasan Sabbah'ın isyancı ruhunun bu olayların da etkisiyle büyük bir büyüme göstermiş olduğu iddia edilebilir. Radikal bir İsmaili olduğu izlenimini veren Hasan Sabbah, ne Fatımî'lerin başında Ermeni asıllı bir generalin piyonu olmaktan ileri geçemeyecek bir halifeyi görmeye dayanabilirdi, ne de Selçuklular'ın İran gibi Şiiliğin merkezi olan bir toprak parçasını elinde tutmasını hazmedebilirdi.

Başlangıçta iyi bir İsmaili olan - yahut öyle görünen - Hasan Sabbah'ın, ileride ne gibi bir değişim gösterdiğini inceleyeceğiz. Bazı tecrübelerden sonra Hasan Sabbah, olayları kendi yararını gözeterek belirlemeye başlayacak ve davranışlarıyla zihnindeki değişimden izler gösterecektir.

III. HASAN SABBAH’IN HAŞHAŞÎLER KURULUNCAYA DEYİN HAYATI

Bilinebileceği gibi, Hasan Sabbah Haşhaşilerin ilk ve en önemli lideridir. Çarpıcı bir hayata sahip olan Hasan Sabbah'ın Haşhaşiler kurulmadan önceki hayatını daha yakından incelemek, bize kurduğu ilgi çekici örgütle ilgili önemli ipuçları sağlayabilir.

Hasan Sabbah, İran'ın Kum şehrinde dünyaya geldi. Bu dönemde bu şehirde 12 imam inanışını taşıyan Şii'ler çoğunluktaydı. Hasan Sabbah'ın doğum yılıyla ilgili 1034, 1038, 1045, 1048 gibi muhtelif iddialar mevcut olsa da, Hasan Sabbah'ın doğum yılını 1034 veya 1038 olarak kabul etmek en doğrusu olacaktır; zira Hasan Sabbah'ın vefat yılı ve vefat yaşı bilinmektedir. Genel kabule göre Hasan Sabbah 1124 yılında, 90 yaşındayken hayatını kaybetmiştir. Dolayısıyla Hasan Sabbah'ın doğum tarihi hesaplanırken güneş yılı baz alınırsa 1034, ay yılı baz alınırsa 1038 yılları karşımıza çıkmaktadır.

Hasan Sabbah henüz çocukken, 12 imam inancının bir takipçisi olan babasıyla beraber Rey şehrine göçtü. Rey, bu dönemde Selçuklular'ın başkentiydi ve dönemin ticaret, eğitim ve kültür merkezi halindeydi. Burası Selçuklu'ların baş şehri olduğu halde, İsmaili'ler şehir halkı üzerinde ciddi bir tesire sahipti. Hasan Sabbah da, kısa bir zaman içerisinde çevresindeki İsmaili'lerden ciddi bir biçimde etkilendi. Kendi ağzından yazılmış kısa bir metne göre, 17 yaşına kadar 12 imam inancına sıkı sıkıya bağlı olarak yaşayan Hasan Sabbah, Emira Zehrab adlı bir İsmaili ile girdiği tartışmalardan sonra kendisini büyük bir kafa karışıklığı içerisinde buldu ve daha önceden basit bir felsefe olarak gördüğü İsmaililiği araştırdıktan sonra Şiiliğin bu mezhebine geçmeye karar verdi (Lewis 38-39). İleride bu mezhebin sağladığı imkanlardan faydalanarak kendi inancını da bu inanca ekleyecek olan Hasan Sabbah, başlangıçta iyi bir İsmaili olarak ün salmayı da bilmişti.
Hasan Sabbah uzun yıllar boyunca Rey'de İsmaili'ler leyhine çalıştıktan sonra, 1072 yılında casusluk suçuyla Selçuklular tarafından Rey'den sürüldü (Lewis 40) ve İsmaili lider Abdülmelik'in emriyle Kahire'ye yöneldi. Amacı İsmaili'ler hakkındaki bilgisini arttırmak, yol üzerindeki şehirlerde çalışmalar yürüterek durumu tespit etmek, daha üst kademedeki İsmaili'lerle görüşmek ve Rey'de yaptığı çalışmaları anlatmaktı. Bu işleri yapmak için kilometrelerce yol gitmeyi ve yıllarını feda etmeyi göze alan Hasan Sabbah'ın, kendi kişiliğine hizmet için de olsa en azından görünüşte nasıl bir İsmaili olduğu anlaşılabilir.

Hasan Sabbah'ın selçuklu adliyesinde çalıştığı dönemle ilgili olarak sıkça anlatılan bir efsaneye burada kısaca temas edelim. Efsaneye göre Hasan Sabbah, Ömer Hayyam ve Nizamülmülk aynı medresede okumuş, aynı hocalardan talim görmüşlerdir. Bu üç kafadar birbirlerine söz verirler ve buna göre kim ileride yüksek bir makam elde ederse, diğerlerine de yardım edecektir. Selçuklu veziri olan Nizamülmülk sözünü hatırlar ve yüksek kademeli devlet memurluklarıyla arkadaşlarını taltif etmek ister. Ömer Hayyam keyif içerisinde bir hayat sürerek bilimle meşgul olmayı tercih eder. Hasan Sabbah ise taşrada memuriyet almak istemez ve Selçuklu adliyesine yerleşir. Nizamülmülk zamanla sultan Melikşah'ın gözüne girmeye başlayan Hasan Sabbah'ı kıskanarak bir oyunla hapsettirir. Hasan Sabbah bir fırsatını bularak kaçar ve daha sonra Nizamülmülk'ten intikam almaya and içer. (Lewis, 39-40)

Bu yaygın efsanenin gerçek olamayacağının iki ispatı mevcuttur. Bunlardan birincisi 1018’de doğan Nizamülmülk'ün Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah'tan en az 16 yaş büyük oluşu, diğeri ise Nizamülmülk'ün eğitimi gözönünde bulundurulduğunda Hasan Sabbah'la eğitim hayatları boyunca değil aynı hocadan ders almak, aynı şehirde dahi bulunmadıkları gerçeğidir (http://www.alamut.co...bal_Sabbah.html).

Hasan Sabbah'ın Kahire'ye ulaşması 1076 tarihini buldu. İki buçuk yıl boyunca Kahire'de kalan Hasan Sabbah, general Bedr'el-Cemali ile ters düşüp Nizar'ı destekleyince Mısır'dan Suriye'ye sürüldü. Yolculuk yaptığı gemi batınca, yaşlı bir adam tarafından kurtarıldı ve Suriye'ye getirildi. Burada uzun kalmayan Hasan Sabbah, düşüncelerini yaymak için Olepo, Bağdat, Isfahan gibi şehirlere uğradı ve kendi doktrinini insanlar arasında yaymaya başladı. İran civarlarında, 1090 tarihine kadar seyahatlerde bulundu ve kendi oluşturduğu düşünce sistemini yayarken İsmaili inancından da faydalandığı için başarıya ulaştı.

Hasan Sabbah, yıllar süren yolculuğunun sonunda Şiilerin yoğun olduğu Alborz dağları’na geldi. Buradaki halkın Selçuklulara karşı duyduğu nefreti iyi kullanan Hasan Sabbah, İsmaili'lerin bölgedeki lideri haline geldi ve kendisi Daylam kentine yerleşirken, uzun çabaları sonucunda elde ettiği fedailerini bölgenin geneline yayarak bu sayede yeni fedailer kazandı.

Nizamülmülk büyüyen İsmaili tehlikesine karşı küçük bir ordu hazırlayarak Hasan Sabbah ve adamlarının üzerine yürüdü. Bu bölgedeki propagandalar kısa bir zamanda bölgenin de sınırlarını aşmış ve Selçuklu imparatorluğu için tehlike haline gelmeye başlamıştı.

Hasan Sabbah, üzerine doğru gelmekte olduğunu öğrendiği Selçuklu ordusundan kaçarak dağlara sığındı. Bu son hadise, Haşhaşilerin bir örgüt olarak kuruluşunu sağlayan son sebeptir.

IV. HAŞHAŞİLERİN KURULMASI

Hasan Sabbah, Alamut Kalesi'ni 1088 yılında, inancını çevresine yaymak için yaptığı gezilerden biri esnasında buldu. Kuzey İran’daki Rudbar'da yer alan bir dağın üzerinde yükselen bu kale, coğrafi konumu yönüyle oldukça korunaklıydı ve fethedilmesini zorlaştıracak bir şekilde, 861 yılında inşa edilmişti. Dağ içine gömülen saklama depoları, kalenin su ihtiyacını karşılayan ve kuşatmayı zorlaştıran bir akarsu ve Hasan Sabbah'ın diğer onarım çalışmalarıyla kalenin alınması neredeyse imkansızlaşmıştı (Willey 17, 21).

Hasan bu kaleyi ilk gördüğünde amacına gayet uygun bulmuş olacaktı ki, önce kalenin etrafındaki alanları, 1090 yılında tekrar geldiğinde ise kaleyi satın aldı. Hasan Sabbah daha sonra bu noktaya yerleşecek ve kalenin içini ölümüne kadar, yani 35 yıl boyunca sadece ve sadece 2 defa terk edecek, bunlarda da kalenin bacasından daha uzağa gitmeyecekti (Wikipedia: Hasan-i Sabbah). Bu kale sayesinde Hasan Sabbah, adamlarını rahatlıkla ve güven içerisinde eğitebildi, düşüncelerini açıklayabildi ve dünya siyasetinde bu küçücük kaleden emniyet içerisinde verdiği emirlerle oldukça belirleyici bir rol oynadı.

Fedailer grubu daha önceden oluşturulmaya başlanmış olsa da, Haşhaşilerin kuruluş yılı olarak 1090'ı kabul etmek uygun olacaktır; zira Alamut'un ele geçirilmesinden sonradır ki Hasan Sabbah asıl düşüncelerini net bir biçimde fedailerine açıklayabilmiş ve imam kabul edilmesinin kendisine sağladığı avantajdan faydalanarak onları yönlendirebilmiştir.

Bu noktada sorulması gerekenlerden birisi de, bu örgüte Haşhaşi isminin verilme sebebidir. Genel inanış Haşhaşi kelimesinin haşhaştan türediği iddiasındaysa da Haşhaşi tabirinin yerleşmesi bir yanlış anlamadan kaynaklanır. Hasan Sabbah, fedailerine "Asasiyun" kelimesiyle sesleniyordu. Bu kelime, İsmaili inancının temeli manasında kullanılan asas'a bağlı olanlar demekti. Asasin kelimesi de, asas'a bağlı olanlar için kullanılıyordu. Bu kelimenin haşhaşla ilişkilendirilmesi ve Türkçe'de de Haşhaşîler biçiminde ortaya çıkması, muhtemelen batılı seyyahların kelimeyi yanlış anlamasından ve asasin kelimesini haşhaşla ilişkilendirmelerinden ileri gelmektedir. Örgüt ilk kurulduğunda bu kelime kullanılmıyor, örgüt Ed-dava'l-Cedide ismiyle anılıyordu (Wikipedia: Hashshashin)

V. YÖNTEMLER VE YAPILANLAR

Makalenin bu bölümünde Haşhaşi'lerin kullandıkları metodlardan ve yaptıkları işlerden kısaca bahsedeceğiz. Farklı bir ifadeyle, Haşhaşî'leri dikkat çekici ve özgün bir örgüt olarak karşımıza çıkaran eylemlere değineceğiz.

Alamut'un alınmasından sonra, Hasan Sabbah fedailerine kendi düşüncelerini İsmaili inancıyla sentezleyerek anlatmaya başladı. İmam'ı yarı peygamber olarak kabul etmeye zemin hazırlayan bu inanç biçimi Hasan Sabbah için kendi iddialarını yaymak adına biçilmiş bir kaftandı. Fikirlerin yayılması yalnızca Alamut'ta toplanan fedailer arasında gerçekleşmiyor, Hasan Sabbah'ın Alamut dışına gönderdiği adamları da, onun imamlığını kabul edecek ve Alamut'a gelerek fedaileşecek kişileri örgüte bağlıyordu. Bu işler devam ederken, 1095 yılında Nizar'ın ölümü Hasan Sabbah'ın işini daha da kolaylaştırdı; çünkü fedailere ek olarak Nizar'ın takipçileri de, onun imamlığını kabul etmişlerdi. Hasan Sabbah kendi inancını yayarken şeriata da uyduğu izlenimini başarıyla veriyordu. Mesela iki oğlundan birisini şarap içtiği için, diğerini ise Hüseyin Kaini adlı bir İsmaili'nin katl zanlısı olduğundan idam ettirmiştir - ki daha sonradan, Hasan'ın oğlunun masumiyeti ortaya çıkmıştır -. Hasan Sabbah bu iki olayı da kendisinin samimiyetini insanlara anlatmak için sık sık kullanmıştır(Lewis 62).

Hasan Sabbah Alamut'ta kendi sistemini nasıl oturtabildi ve adamları arasında, her dediğinin tereddütsüz uygulanması gereken bir peygamber gibi tanınabilmeyi nasıl başardı? Hasan Sabbah ne yaptı ki örgüt mensupları onun her dediğini gözünü kırpmadan uyguladı?

Buraya kadar anlattığımız gibi, bunu sağlayan ilk nokta imamın Nizari İsmaili'lerinin gözünde sahip olduğu konumdur. Masumiyetine bir kez inanılan ve imam olarak kabul edilen bir kişiyi takip etmenin gerekli olduğu İsmaili inancında, halk Hasan Sabbah'ın dediği herşeyi yapmaya zihnen hazırdı. Fakat bu durum tek başına kendini öldürmeyi seve seve göze almak için yeterli değildi, başka bazı sevk edici faktörler de var olmalıydı. İşte bu faktörleri üretme noktasında Hasan Sabbah'ın dehası karşımıza çıkıyor. Marco Polo'yu okuyalım:

"Dağın şeyhi, onların dilinde alaaddin olarak anılıyordu. Bu şeyh Etrafı çevrelenmiş bir vadide her çeşit yiyeceği barındıran, harika bir bahçe oluşturdu. Bahçeye yaldızlı ve zarif resimlerle bezenmiş, hayal edilmesi mümkün olan en güzel saray ve konakları inşa ettirdi. Bununla da yetinmedi ve bal, süt, şarap ve su akan nehirler de yaptı. Buraya huri zannedilebilecek güzellikte kızları yerleştirdi ve yetenekli çalgıcılara en güzel şarkıları çaldırdı. Güneşin en güzel açılarla geldiği bu yer, Kur'an'da tasvir edilen Cennet'e benziyordu. Dolayısıyla burayı gören birisi, bu bahçenin Cennet olduğuna rahatlıkla inanabilirdi!

Fedai yapılmak istenenler hariç, bu bahçeye kimsenin girememesi için gizli bir geçit de yapılmıştı. Hasan Sabbah 12 ilâ 20 yaş arasındaki fedai adaylarına tıpkı peygamberlerinin anlattığı gibi Cennet'i önce tasvir ediyordu. Daha sonra anlattığı Cennet'in gerçekliğini ispatlamak için fedai adaylarına önce uyutucu bir ilaç içiriyor, daha sonra onları gizli geçitten bahçeye taşıyordu. Fedai adayları uyandıklarında, anlatılan Cennet'i gözleriyle görüyor ve Hasan Sabbah ne isterse onu yapmaya hazır bir kıvama geliyorlardı. Bir zaman sonra yeniden uyutulan fedai adayları Hasan Sabbah'ın yanına döndürülüyor ve ondan, istenileni yaptıkları halde Cennet'te sonsuza dek kalacaklarına dair vaadler duyuyorlardı (Lewis 6-7)."

Cennet'ten çıkarılan fedailer gördüklerini diğerlerine de anlatıyor ve Hasan'ın kale içerisindeki etkisini katlıyordu. Cennet'i görenler, Hasan Sabbah'ın emirlerini korkuyla değil, arzuyla yerine getirir hale geliyordu.

Fedailer oldukça iyi bir eğitimden geçiriliyordu. Yakın dövüş tekniklerini, ihtiyaç duyacakları yabancı dilleri ve silah kullanmayı iyi öğrenen fedailer, kurban olarak seçilen kişiyi cami veya şölen gibi diğer insanların da yer aldığı halka açık yerlerde öldürüyorlardı. Böylelikle Hasan Sabbah müthiş bir güç gösterisi de yapmış ve kendisini rahatsız edenlerin içlerine büyük bir korku salmış oluyordu. Fedailer hedeflerinden başkasını öldürmüyor, kaçamayacaklarını anladıklarında da düşmanları tarafından yakalanıp konuşturulmaktansa intihar etmeyi yeğliyorlardı. Suikast silahı olarak genellikle zehirli hançer kullandıkları için, hedeflerinin kurtuluş şansı olmuyordu. Örgüt siyasi hedeflerine yalnızca öldürerek ulaşmıyor, zaman zaman hedefteki kişiyi korkutarak da kendi istediği biçimde kullanmayı tercih edebiliyordu. Mesela yüksek mevkiili bir siyaset adamı, bir sabah uyandığında yastığının üzerinde bir Haşhaşi hançeri görebiliyor ve hançerin yanındaki notten Haşhaşi'leri rahatsız eden davranışlarını sürdürdüğü takdirde kurtuluşunun olmadığını ihtar eden uyarıyı okuyordu. Bu uyarıyı alan siyaset adamı asla güvende olmadığını fark ediyor, genellikle davranışlarından vazgeçiyordu. (wikipedia: Hashshashin).

Haşhaşilerin en büyük amacı; Abbasi halifeliğini; halifeliğin üst kademelerinde yer alanları veya halifeliğin hamiliğini yapan kişileri öldürerek zayıflatmaktı. Daha önce de belirttiğimiz gibi Selçuklular'ın Abbasi halifelerinin hamisi olması, Selçuklu devlet adamlarını potansiyel hedef haline getirmişti. Ayrıca Selçuklular, Haşhaşiler'in üzerine seferler de düzenliyordu. Bunların yanında, Selçuklular'ı hedef haline getiren belki de en büyük etken, Hasan Sabbah'ın 1072 yılında Rey şehrinden çıkarılmasıydı. Lubeck dönemi Alman tarihçisi Arnold'ın belirttiği gibi, samimi bir Nizari olduğu izlenimini veren Hasan Sabbah herhangi bir tanrıya inanmıyor, yaptıklarından ve ikna metodlarından da anlayabileceğimiz gibi kendi arzularını önplanda tutuyordu (Lewis 4). Bu gibi sebeplerle Selçuklular için büyük bir tehlike haline gelen Hasan Sabbah'ın Selçuklular'ı yıkan adam olduğunu söylersek yanılmış olmayız. Zira devletin direği olan Nizamülmülk'ün beklenmedik bir anda katledilmesiyle doğan karışıklığı yıllarca gideremeyen Selçuklular, bu olayın ardından hızlı bir dağılma sürecine girmişti.

Dönemin Selçuklu veziri olan Nizamülmülk, Selçuklular'ın yükselişinde büyük rol oynamıştı ve devletin yönetimini elinde bulunduran kişiydi. Ayrıca Nizamiye medreseleriyle Sünni inancının sistemli bir biçimde yeni nesillere aktarılmasına ön ayak olmuştu. Bunların yanında daha önce temas ettiğimiz sebeplerle 1088 ve 1092 yıllarında Haşhaşilerin üzerine yürümesi, bu büyük devlet adamını Hasan Sabbah'ın ilk kurbanı kıldı.

Tarihler 14 ekim 1092'yi gösterirken, Nizamülmülk, Sihna bölgesinde bir Ramazan akşamı katledildi. İftarını yapmakta olan Nizamülmülk'ün yanına gelen derviş kılığındaki bir fedai, hediye verecekmiş gibi yaparak Nizamülmülk'e yaklaşmayı başardı ve hançerini çıkararak bu devlet adamının göğsüne sapladı. Nizamülmülk, hançerdeki zehirin de tesiriyle kısa bir zaman içerisinde ölürken fedai intihara fırsat dahi bulamadan Nizamülmülk'ün askerleri tarafından katledildi. (http://www.zaytuna.o...m%20al-Mulk.pdf)

Yalnızca Nizamülmülk değil, Batılı politikacıların da aralarında yer aldığı birçok siyaset adamı da, Hasan Sabbah ve halifelerinin kurbanı olmuştu. Bunlardan birkaçını şu şekilde sıralayabiliriz: Nizamülmülk (1092), Fatımi vezir Efdal (1122), Olepo valisi İbn'ül-Haşşab (1125), Musul valisi Bursuki (1126), Selçuklu veziri Muineddin (1127), Tripoli valisi II. Raymond (1152), Montferrat yöneticisi Conrad (1192) ve Prens Edward (1271) - Haşhaşilerce zehirlenmiş fakat bu suikastten kurtularak I. Edward namıla tahta geçmiştir -. Ayrıca Selahaddin Eyyubi 1176 yılında Haşhaşiler'den destek gören Suriye'deki Masyaf kalesini kuşatmış, tam kaleyi fethedecekken kuşatmayı kaldırma kararı almıştır. Bu durumu Haşhaşi kaynakları, Reşideddin Sinan ismindeki fedainin Selahaddin'in çadırına sızarak içeriye zehirli ekmek, uyumakta olan Selahaddin’in göğsüne de üzerinde "Bizim kudretimiz altındasın" yazılı bir not bırakmasıyla açıklar (wikipedia: Hashshashin).

Hasan Sabbah, Alamut'ta kaldığı süreç içerisinde birkaç defa fedailerini yeni kaleler almaya gönderdi. Bazı küçük kaleler ele geçirildiyse de bunlar kaybedildi. Haşhaşiler meydan savaşlarında ve Alamut dışında başarılı değildi, yalnız Alamut içerisinde mağlup edilemezdi.

Alamut 1107-1108 yılları arasında büyük bir kuşatma gördü. Nizamülmülk'ün oğlunun yönetimindeki Selçuklu ordusu Alamut'u uzun bir süre kuşattı. Kuşatma sırasında Hasan Sabbah'ın emriyle bazı fedailer kale duvarlarından kendilerini aşağıya atarak intihar ettiler. Bundaki amaç Selçuklular'ı psikolojik olarak etkilemek ve askerlerin maneviyatını kırmaktı. Nitekim bu büyük kuşatma esnasında kale halkı ot yemeye başlayacak kadar zor durumda kalmış olsa da, kale sonunda kurtuldu ve Selçuklu ordusu geri çekilmek durumunda kaldı.

1124 yılında Hasan Sabbah'ın sağlık durumu bozuldu ve kısa zaman içerisinde de bu dahi lider hayatını kaybetti. Son sözleri ise "Hiçbir şey doğru değildir. Her şey serbesttir." olmuştu. “Bu sözler de Hasan Sabbah'ın zihnindeki karmaşayı ve kendisi dışındaki nesnelere karşı beslediği inançsızlığı gözler önüne sermektedir.” diyebiliriz.

VI. HASAN SABBAH’TAN SONRA

Hasan Sabbah'ın ölümünden sonra sırasıyla Buzurg-Ummid ve Muhammed Haşhaşi'lerin başına geçti. 1062'ye kadar süren bu dönemde Hasan Sabbah'ın yolu izlendi ve cinayetler işlenmeye devam etti. Yalnız bu dönemin başından itibaren Haşhaşiler siyasi güçlerini ve olayların akışındaki belirleyiciliklerini yitirmeye başladılar. Bu yıllar içerisinde devrin iki büyük gücü olan Selçuklular ve Fatımiler yıkılmış, yerlerini dolduracak güçte bir devlet ise ortaya çıkmamıştı. Bu kaostan Haşhaşiler iyi bir biçimde faydalanamadılar, kendi devletlerini kuramadılar, fedailerin sayı ve gücünü arttıramadılar. Ayakta kalabilmelerinin sebebini, güçlü bir düşmana sahip olmamalarıyla açıklayabiliriz. Yeni liderler Hasan kadar zeki, ikna edici ve yetenekli değilldi ki bu uygun şartları kullanamadılar.

1062'de başa geçen II. Hasan, Alamut kalesi içerisinde radikal bir değişikliğe gitti ve 10 ağustos 1064 tarihinde şeriata uymayı yasakladı. Ramazan ayı içerisine tekabül eden bu günde, II. Hasan, kararını şu şekilde açıklıyordu:

"Ben bugün size Şeriat kurallarını ve bunların anlamını açıkladım. Şimdi sizi kuralların sertliğinden kurtarıyorum. Sizi köleleştiren kuraların yerine, özgürlüğün kurallarını getirdim. Bana uyunuz ve fermanımı dinleyiniz: Orucunuzu bozunuz ve neş'eleniniz! Bugün Kurtuluş günüdür." (http://www.mostmerciful.com/book-2.htm)

Şeriat yasakları yalnızca oruçla sınırlı kalmadı ve diğer İslami ibadetler de II. Hasan tarafından yasaklandı. Şeriatın getirdiği ibadetleri uygulamaya devam edenler ise ilerleyen günlerde cezalandırıldı. Yeni kuralların ardından kale içerisindeki günlük hayatta sefahat hüküm sürmeye başlamıştı.

Nizarilerin hayatlarını değiştirecek olan imamın II. Hasan olduğuna inanıldığı için, Nizariliğin bu yorumu Alamut'un dışındaki Nizariler tarafından da kabul gördü. Nizariliğin zamanla farklılaşıp küçük bir zümreye mahsus kalmasında bu olayın payı büyüktür.

II. Hasan'ın 1166'da ölümünden sonra başa geçen oğlu II. Muhammed de babasının kurallarını 1210 yılında hayatını kaybedene kadar uyguladı. Daha sonra lider olan Celaleddin Hasan şeriatın kurallarını yeniden uygulamaya soktuysa da 1221 yılında zehirlenerek öldürüldü ve yerine geçen Alaeddin Muhammed, II. Hasan'ın kurallarını yeniden yürürlüğe koydu.

VII. HAŞHAŞİLERİN YIKILIŞI

Alaeddin Muhammed'in pasif yönetimi de, 1255 yılında öldürülmesine kadar devam etti. Onun ölümünden sonra başa Rükneddin Hürşah geçti. Bu tarihte sınırlarını çok hızlı bir biçimde genişleten Moğollar, Alamut için ciddi bir tehlike oluşturmaya başlamıştı. Hedefleri Mısır'a kadar uzanan Müslüman devletlere ait bütün toprakları ele geçirmek olan Moğollar, Rükneddin Hürşah başa geçtiğinde Kuzey İran'a girmişti bile...

Moğollar'ın İran ve Irak çevresindeki hedefi Abbasi halifesini ortadan kaldırarak İsmaililerin elinde kalan kaleleri ele geçirmekti. Hülagu bu amaç doğrultusunda harekete geçti ve Rükneddin Hürşah'a, diğer İsmaili kalelerinin kendisine teslim edilmesi teklifini sundu. Hülagu'nun sahip olduğu güce karşı koyamayacağını anlayan Rükneddin Hürşah, diğer İsmaili komutanlardan kalelerini teslim etmesini istediyse de bu çağrıya komutanların sadece bir kısmı olumlu cevap verdi. Durum karşısında zihni bulanan Rükneddin, Hülagu'dan zaman talep ettiyse de Hülagu'nun tepkisi çok sert oldu. Rükneddin'e gönderilen cevapta kalelerin ve komutanların teslim olması halinde kendilerine iyi muamelede bulunulacağı, fakat herhangi bir aksaklık gerçekleştiği takdirde ne olacağını Allah'ın bildiği yazılıyordu (Lewis 92-93).

Rükneddin, bu şartlar altında Alamut'u terk etmenin gerekli olduğuna inanmaya başladı ve Alamut'tan ayrıldı. Bazı kale komutanlarını teslime ikna edemediği gerekçesiyle idam edilen Rükneddin, Haşhaşilerin son lideri oluyordu. Kalenin tesliminden 3 gün sonra, yani 15 Aralık 1256 tarihinde fethedilemez kaleye giren Moğol askerleri, kaleden tahliye edilemeyen herşeyi yağmaladı ve kaledeki bazı binaları ateşe verdi (Lewis 93). Yakılan binalardan birisi de, malesef kütüphaneydi... Bu olay sebebiyle Haşhaşilerin inanışlarını ve iki yüzyıla yaklaşan kale hayatları boyunca neler yazıp neler okuduklarını öğrenmek oldukça güç bir hal almıştır.

Bu olay Haşhaşilerin sonunu getirdi. Selçukluları onlar yıkmış, sultanları yönetmişlerdi. Cennet arzusuyla en iyi korunan insanları öldürdüler, onlarla alay ettiler. Yaşadıkları dönemde dahi dünya üzerinde bir efsane olabildiler. Bugün onlardan bize kalan miras "assassin" kelimesi, bu kelimenin formları ve bir çok enteresan hikayeden ibarettir. Sistemli siyasi cinayetleri ve terörizmi de dünyaya öğreten onlar olmuştu…


Kaynakça
Hodgson, Marshall G. S. THE ORDER OF ASSASSINS: The Struggle Of The Early Nizari Isma'ilis Against The Islamic World. 's-Gravenhage: Mouton, 1955.
Lewis, Bernard. The Assassins: A Radical Sect In Islam. New York : Basic Books, 1968.
Willey, Peter. The castles of the Assassins / With a foreword by Sir Claude Auchinleck. London: G. G. Harrap, 1963
Nasları Anlamada Yetki ve Yöntem Sorunu. Apaydın,H. Yunus. 29.07.2008. <http://www.marife.or...4-apaydin.htm>.
Tariq, S. Abdullah. "Shias and Sunnis." Islamic Voice. 14.07.2000. 29.07.2008 <http://www.islamicvo.../dialogue.htm>.
Hashshashin - Wikipedia. Wikimedia Foundation, Inc. 30.07.2008 <http://en.wikipedia....i/Hashshashin>.
Nizarilik - Wikipedia. Wikimedia Foundation, Inc. 30.07.2008 <http://tr.wikipedia....iki/Nizarilik>.
Sayyidna Hasan Bin Sabbah. 30.07.2008 <http://www.alamut.co...l_Sabbah.html>.
Still Trying To Hustle The East. Agora, Inc. 30.07.2008 <http://www.dailyreck...4/111904.html>.
Hassan-i Sabbah - Wikipedia. Wikimedia Foundation, Inc. 30.07.2007 <http://en.wikipedia....asan-i_Sabbah>.
Zaytuna Institute. 31.07.2008 <http://www.zaytuna.o...20al-Mulk.pdf>.
A History Of The Agakhani Ismailis. 30.07.2008 <http://www.mostmerci...om/book-2.htm>.

Kaynak:www.n-f-k.com

Sosyal Medyada Paylaş:

Facebook PaylaşımıTwitter Paylaşımı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile